Sermaye, sağlık ve tıp

Sermaye, sağlık ve tıp

Akif Akalın
24/03/2015 Salı

Sermaye ile sağlık arasındaki ilişkiler esas olarak üç eksende değerlendirilebilir: sermaye birikimi, sermaye egemenliğinin meşrulaştırılması ve egemen sermaye ideolojinin yeniden üretilmesi.

SERMAYE BİRİKİMİ VE SAĞLIK
Sermaye için sağlık hem doğrudan bir sermaye birikimi alanıdır, hem de dolaylı olarak genelde sermaye birikimine katkıda bulunur. Sermaye sağlık sektörünün başta ilaç, tıbbi teknoloji, sigortacılık ve tıbbi hizmet sunumu gibi alanlarına yatırım yaparak, sağlığı ve sağlık hizmetlerini bir sermaye birikimi alanı haline getirir. Diğer yandan sermaye, üretim süreçlerindeki işlevlerini yerine getirebilecek sağlıklı bir emekçi sınıfa gereksinim duyar. Artı değer sömürüsüne dayalı bir düzende, artı değer yaratanların en azından işe gelebilecek kadar sağlıklı kalmalarını sağlamak bir zorunluluktur.   

SERMAYE EGEMENLİĞİNİN MEŞRULAŞTIRILMASI VE SAĞLIK
İktidardaki sınıfın egemenliği esas olarak “zora” dayanır. Egemen sınıf zoru devlet aygıtını kullanarak sağlar. Ancak bu egemenliğin sürdürülebilmesi için yeterli değildir; egemen sınıfın egemenliğini meşrulaştırmaya veya diğer bir deyişle toplumun rızasını sağlamaya da gereksinimi vardır. Sağlık bu bağlamda egemen sınıfın egemenliğini toplum ve emekçilerin gözünde meşrulaştırmak için kullandığı en önemli araçlardan biridir. Toplumun aktif emekgücü dışında kalan ve dolayısıyla sermaye birikimi bağlamında etkin olmayan kesimleri (örneğin çalışamayacak durumda olanlar veya emekliler), bu sayede sağlık hizmetlerinden yararlanabilmektedir. Böylece sermaye birikimi sürecinde emekçilere verdiği zararın bir bölümünü telafi eden sermaye, emekçilerin bu adaletsiz düzene razı olmalarını sağlamaya çalışır.  

SERMAYE İDEOLOJİSİNİN YENİDEN ÜRETİLMESİ VE SAĞLIK
Sermayenin, emeğin ve toplumun kamusal sağlık hizmetlerine olan talebini bastırabilmek amacıyla kullandığı silahların başında ideolojik araçlar gelmektedir. Sağlığın bir sermaye birikimi alanı haline getirilebilmesi, sağlık hizmetlerinin insanlara sunduğu kullanım değerinin, değişim değerine dönüştürülebilmesine bağlıdır. Bunun için sağlığın ve sağlık hizmetlerinin kullanım değerinin muğlaklaştırılması ve çarpıtılması gereklidir. Bu amaçla sermaye, insanların sağlığa ilişkin düşüncelerini biçimlendirmek için büyük çaba harcar. İndirgemeci bir biyomedikal yaklaşımla sağlığın ve hastalığın toplumsal belirleyicilerini gözlerden uzak tutmaya çalışarak, toplumun sağlık taleplerini tıbbi hizmetlere erişimle sınırlamaya çalışır. Böylece emeğin sağlık hakkı taleplerini ve mücadelesini kendi istediği alana (örneğin daha fazla hastane açılması, tıbbi hizmetlere erişim vb) sıkıştırır.

Sermayenin diğer bir ideolojik aracı “akılcılaştırma” (rasyonelleştirme) olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanların sağlık hizmetlerinin de ekonominin “genel – geçer” kurallarından bağımsız olamayacağına ikna edilmesi çok önemlidir. Böylece bir hastane ile bir fabrika veya ticarethane arasında analojiler kurularak, ekonominin diğer alanlarında kullanılan maliyet, sürdürülebilirlik, etkinlik, verimlilik, üretkenlik gibi kavramlar sağlıkla bütünleştirilir. İnsanların sağlık kurumlarının da bir “işletme” olduğuna inandırılmasından sonra, bu “işletmenin” nasıl daha verimli olabileceği tartışmaya açılır. Bu noktadan itibaren sağlık hizmetlerinin kamusal olarak mı, yoksa özel sektör tarafından mı sunulması gerektiği, finansman, hizmetlerin maliyet-etkinlikleri, kalite, hekim seçme özgürlüğü, kaynakların etkin kullanımı vb. tartışılmaya başlanır.

Sağlıkta kamu sektörünün mü, yoksa özel sektörün mü daha başarılı olduğuna ilişkin tartışmaları sermaye medyasından izleyenler, sanki tarihsel olarak sağlık hizmetleri her zaman kamusal olarak sunulmuş, zamanla gelişen özel sektörün bu alanda daha başarılı olduğu anlaşılmış izlenimine kapılabilir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Sağlık hizmetlerinin bir kamu hizmeti olarak örgütlenmesi on dokuzuncu yüzyılda uzun mücadeleler sonucu kazanılmış bir haktır. Küresel ölçekte kamusal sağlık hizmetleri yirminci yüzyılda, yalnızca emek hareketinin bu hakkı alabileceği kadar güçlü olduğu coğrafyalarda örgütlenebilmiştir. Dünyanın üçte birinin kapitalist-emperyalist sistemin boyunduruğundan kurtulmayı başardığı dönemlerde dahi, dünyanın yarısından çoğunda sağlık hizmetlerinde özel sektörün ağırlığı vardır. Diğer yandan kapitalist ülkelerde kamusal sağlık hizmetlerinin yine sermaye hükumetleri tarafından yönetildiği unutulmamalıdır.    

Bu eksenlerin her birinde sermayenin gereksinimleri ve talepleri karşısına, emeğin ve toplumun gereksinim ve talepleri çıkar. Sermaye, emekçilerin ve toplumun kamusal sağlık hizmetlerinden yararlanabilme olanaklarını elden geldiğince sınırlayarak, alınır-satılır bir mal haline getirdiği sağlığı ve sağlık hizmetleri üzerinden kazanç sağlamaya çalışırken, emekçiler ve toplum, kamusal sağlık hizmetlerinin sınırlarını genişletmek ve bu hizmetlerden daha fazla yararlanabilmek için mücadele eder. Bir toplumda emekçilerin ve toplumun sağlık hizmetlerinden yararlanabilme düzeyini, bu karşıt güçler arasındaki savaşım belirlemektedir. Nitekim dünyanın emekçilerin örgütlü ve güçlü olduğu coğrafyalarında toplumun sağlık hizmetlerinden daha fazla yararlanabildiği görülmektedir.

SERMAYE VE TIP
Sermayenin sağlık üzerinden amaçlarına ulaşabilmesi için tıbbı kontrol etmesi gereklidir. Sermayenin sağlık alanında belli başlı yatırım alanları ilaç sektörü, tıbbi teknoloji endüstrisi, sigorta şirketleri ve hastane zincirleridir (tıbbi – sanayi kompleks). Tıbbi – sanayi kompleks tıbbı çeşitli araçlarla kontrol altına alır: mali, politik, ideolojik ve hukuksal.

Sermayenin tıbbı kontrolü altına alabilmesi için tıbbi bilgi üretimi süreçlerini denetlemesi gerekir. Bu denetimde mali araçlar kullanılmaktadır: tıbbi araştırmalara kaynak sağlanması, tıp kongrelerine, tıp dergilerine sponsorluk yapılması. Böylece hekimlik uygulamalarında kullanılan tanı ve tedavi rehberlerinin oluşturulmasında ve geliştirilmesinde etkin olabilen sermaye, bu alanları kendi gereksinimleri doğrultusunda biçimlendirebilmektedir.

Sağlık politikalarının sermayenin gereksinimlerine göre belirlenmesi amacıyla, uluslararası düzeyde başta Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF gibi kuruluşların ve ulusal düzeyde hükumetlerin sağlık politikalarının yönlendirilmesi üzerinden, kaynakların önleyici hizmetler yerine tedavi hizmetlerine ayrılması sağlanmaktadır.

Bu çabaların başarıya ulaşabilmesi için toplumun sağlık konusunda “yanlış bilinçlendirilmesi” önemlidir. Toplumun dikkatinin sağlığın ve hastalıkların toplumsal belirleyicilerinden çok, hastalıklar üzerine odaklanmasını teşvik eden medya kampanyaları aracılığıyla önleyici sağlık hizmeti talepleri törpülenirken, sağlık sorunlarında mağduru suçlayıcı bir tutum benimsenmektedir. Sağlık eğitiminde hastalık üreten sosyal ve ekonomik koşulları gölgeleyen, hastalıkları ağırlıklı olarak “biyolojik” etmenlerle açıklayan bir yaklaşım öne çıkartılmaktadır.  

Son olarak hekimlerin mesleki uygulamalarında kendilerine dayatılan tanı ve tedavi rehberlerine sadık kalmalarını garanti altına alabilmek amacıyla hukuksal bir baskı oluşturulmaktadır. Hekimler hastalarına ilişkin olası bir hukuki “sorumluluktan kurtulmak” ve kendilerini güvenceye almak için hastalıkların tanısı ve tedavisi için sermaye güdümlü kuruluşlar tarafından oluşturulan rehberlere uymak adına mesleki bağımsızlıklarından tavizler vermektedir.      

SAĞLIK SERMAYE İÇİN BİR KAR ALANI OLMAKTAN ÇIKARTILMALIDIR
Sağlık alanında özel girişimlere izin verilmesi toplumun ve bireylerin sağlığını ve yaşamını tehdit etmektedir. Kar amaçlı sağlık kuruluşları doğaları gereği kendi kazançlarını toplumun ve bireylerin sağlığının önüne koymaktadır. Pazar kaygılarıyla hareket eden sermaye, piyasa içinde rekabet edebilmek ve karlarını azamileştirebilmek için bilime, etiğe ve insanların en temel hakkı olan sağlık hakkına müdahale etmekte ve kendisi bir “halk sağlığı” sorunu haline gelmektedir.

İlkesel olarak sağlığın kamusal olarak genel bütçeden finanse edilmesi, sağlık hizmetlerinin kamu kurumları tarafından ve kamu sağlık emekçileri eliyle sunulması savunulmalıdır. Sağlık alanı, piyasa egemenliğinin araçları olarak kullanılan “maliyet – etkililik” gibi toplumun ve bireylerin sağlığını tehdit eden kavramlardan arındırılmalı, mali kaygıların tıbbi kararları bireylerin sağlığını tehlikeye atabilecek şekilde etkilemesine izin verilmemelidir. Kaldı ki, sağlığın toplumsal belirleyicilerine yönelik iyileştirmelerle zaten toplumun genel sağlık düzeyi yükseltilecek ve tıbbi hizmetlere olan talep önemli ölçüde azalacaktır.