Kent tarımı, permakültür ve sağlık

Kent tarımı, permakültür ve sağlık

Akif Akalın
31/05/2016 Salı

Küba’nın kent tarımında elde ettiği olağanüstü başarılar dikkatleri kent tarımı üzerine yoğunlaştırdı. Kuşkusuz kent tarımını Küba icat etmedi, Küba’dan önce dünyanın farklı coğrafyalarında kent tarımı örnekleri sergilenmiş, bir kısmı oldukça başarılı ve popüler olmuştu. Bunlar arasında öne çıkanlar Kanada (Montreal), İspanya (Madrid ve Valensiya) ve Fransa’dır. Yine son yıllarda Latin Amerika ülkelerinde, Rusya’da, Çin’de önemli kent tarımı girişimleri başlatılmıştır.

Ancak Küba’da örgütlenen kent tarımı bu örneklerden hem nitelik, hem de nicelik olarak diğer ülkelerdekinden çok farklıdır. Küba’da kent tarımı diğer örneklerden farklı olarak bir “devlet” politikasıdır ve “bütün kent nüfusunu” beslemeye yöneliktir. Örneğin diğer ülkelerde kent tarımı yapılan alanlar en çok birkaç bin hektarla sınırlıyken, Küba’da kent tarımı 1,2 milyon hektarın üzerindedir.

Bugün Küba şehirlerinde yaşayan nüfusun tamamına yakınının gereksindiği sebze ve meyveler, nüfusun yaşadığı kentlerde oluşturulan sayıları bir milyonu aşan ev bahçeleri (patio), mahalle içlerindeki boş araziler (parcela), yoğun tarım ve yükseltilmiş yataklar (organoponico) uygulanan bahçelerden karşılanmaktadır. Organoponico ve yoğun tarımdan 1,413,000, parsellerden 2,093,288 ve ev bahçelerinden 793,712 ton sebze üretilmektedir.

Küba’nın kent tarımı başta Venezuela olmak üzere yoksul nüfuslarını organik besinlerle sağlıklı bir şekilde ve çok ucuza doyurmak isteyen birçok geri bıraktırılmış ülkeye de örnek olmuştur. Bu ülkelerde bugün, kapitalist ülkelerde ancak zenginlerin mutfağına girebilen organik ürünler, “herkesin” kursağına girebilmektedir.

Küba’nın yoksullar için “kurtarıcı” olarak görülen bu atılımı, çeşitli çevrelerce eleştirilmeye başlamıştır. Bu eleştirilerden biri, Küba’nın makine ve kimyasal kullanmadan, tamamen doğal veya doğaya uyumlu yöntemlerle tarım yapmasının (bu yöntemler “arkaik” olarak tanımlanıyor), “kalkınma” hedefiyle uyumlu olmadığı, traktörün bırakılıp karasabana dönülmesinin “ilerleme” değil, ancak “gerileme” olabileceği, bunun sonunun mağaralara dönmek olduğu şeklindedir. Diğer bir eleştiri ise Küba’nın kullandığı “arkaik” tarım tekniklerinin çeşitli hastalıklara (sıtma, ishal vb) yol açtığı şeklindedir.

Tarihte tarım ve hayvancılığın günümüzden 10 bin yıl kadar önce Mezopotamya coğrafyasında başladığını ve buradan dünyaya yayıldığını biliyoruz. Tarım tekniklerinin geliştirilmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi (tarım devrimi) dünyayı ve insanın dünya üzerindeki yaşamını köklü bir şekilde değiştirmiş ve insanların şehirler kurabilmesini sağlamıştır. Gündelik yaşamının neredeyse tamamını bir sonraki öğününü sağlamak için çaba göstermek zorunda kalmayan insan, kendisini yaşamın başka alanlarında da geliştirebilme olanağı bulmuştur.

Sanayi devrimiyle serpilen kapitalizm, tarım devriminin üzerinde yükselmiş olmasına rağmen, tarımı küçümseyerek “geriliğin” sembolü haline getirmiş ve kırsal kesimlere hapsetmiştir. Artık önemli olan sanayi üretimidir ve tarımsal üretim sanayiyi desteklediği ölçüde anlamlıdır. Kısa sürede sanayi üretimin objektifleri tarıma da uygulanmaya başlamış ve tarımda “sanayileşme” teşvik edilmiştir.

Tarımın sanayileşmesi, tarımın makineleşmesine ve kimyasalların tarımda geniş ölçüde kullanımına yol açarak, tarımı da birçok sanayi sektörü gibi fosil yakıtlara bağımlı bir sektör haline getirmiştir. Üretim artışı hedefi her şeyin, çoğu kez niteliğin (besin değerinin) önüne geçerek, tarımda başarının tek ölçütü neredeyse yalnızca birim topraktan ne kadar çok ürün alınabildiğine indirgenmiştir.

Şüphesiz bu gelişmeler sermayenin işgücü maliyetlerini emeğin kendisini yeniden üretebilme maliyetini düşürmek yoluyla azaltma amacına uygun olarak besinlerin bollaşmasına ve ucuzlamasına hizmet etmiş, fakat bu süreçte birçok besin sözcüğün tam anlamıyla “besin” olmaktan çıkmış, hatta kimi durumlarda “zehir” haline gelmiştir (örneğin şeker, beyaz un, rafine tuz vb).

Sanayi kapitalizmi tarım, ticaret ve sanayi üretimini, diğer bir deyişle kırlar ve kentleri keskin sınırlarla birbirinden ayırmıştır. Kentlerdeki tarım ve hayvancılık etkinlikleri kimi zaman sağlık, çoğu kez rant kaygılarıyla kırsal alanlara sürülmüş, kentlerde yaşayan insanlar, kırlarda üretilen besinleri kentlere taşıyan “aracı” ağlara muhtaç hale getirilmiştir.

Üretici ve tüketici arasına giren bu “aracılar” hem üreticiler, hem de tüketiciler üzerinde kurdukları egemenlikle insan beslenmesi üzerinde belirleyici bir rol oynamaya başlamışlardır. Bir yandan üreticileri kıskaca alarak ürünlerini daha ucuza kapatırken, diğer yandan spekülasyonlarla tüketicilere pahalı satarak karlarını devasa boyutlara çıkartmışlardır. Nitekim tarladan 50 kuruşa alınan domatesin tüketiciye 3 liraya ulaşması, aracılık ağı içindeki müthiş karı ortaya koyan çok bilinen bir örnektir.

Günümüzde kentlerin dünya üzerinde 500 bin kilometrekare alan kapladığı (bazı tahminler 700 bin) tahmin edilmektedir. Tarım alanları ise 48 milyon kilometrekareye yayılmaktadır. Bugün dünyada 200 bin kadar çiftçinin kent tarımı yaptığı ve bu tarımın ürünlerinden de 800 milyon kadar insanın yararlandığı tahmin edilmektedir.

SAĞLIK

Özellikle tropikal ülkelerde (iklimlerde) kent tarımı sıtma yönünden endişe yaratmaktadır. Kent içindeki tarım alanlarının sıtma etmeni (plazmodyum) taşıyan sivrisinekler (anofel) için bir üreme sahası oluşturacağı endişesi (sivrisinek larvaları durgun sularda gelişir) yersiz değildir. Diğer bir endişe ise kent tarımında kullanılacak insektisitlerdir. Özellikle anofel larvalarının insektisitlere direnç geliştirmesinden endişe edilmektedir.

Ancak bu risklerin çok basit tedbirlerle önlenmesi mümkündür. Diğer yandan kentlerde sivrisineklerin üreyebilecekleri başka birçok alan bulunmaktadır. Kentlerdeki sanayi etkinliklerinde kullanılan açık su depoları, drenaj havuzları ve kanallar, bozuk yollardaki sığ çöküntüler, hatta bazı yerlerde taş ocakları sivrisinekler için mükemmel üreme alanlarıdır.

Küba sivrisinek larvalarına karşı insektisit olarak doğaya hiçbir zarar vermeyen Bacillus thuringiensis kullanarak ve durgun sularda “balık” üreterek bu sorunu ortadan kaldırmıştır.

Kent tarımında suni gübre yerine “doğal” gübrenin tercih edilmesi de, özellikle ishalli hastalıklar yönünden endişe yaratmaktadır. Gerçekten de atıkların sağlığa uygun olarak ortadan kaldırılması önemli bir halk sağlığı uygulamasıdır. Her ne kadar bu atıkların “doğaya” salınıyor olmasından endişe duymayanların, sıra tarımda kullanılmasına geldiğinde aniden kaygılanmaya başlamaları çok samimi görünmese de, bu risk de pekala çok basit tedbirlerle ortadan kaldırılabilir.

Belki de en ironik olan, makine ve kimyasal kullanmadan tarım yapanları, insanlığı bilimin ve teknolojinin sunduğu olanaklardan yoksun bırakmakla suçlayanların, kent tarımının insan sağlığı yönünden oluşturacağı olası risklerin de bilim ve teknolojinin insanlığa sunduğu olanaklarla çözülebileceğini öngörememeleridir. Kuşkusuz burada asıl konu, bilim ve teknolojinin “kimin çıkarına” ve nasıl kullanıldığıdır.

Aslında kent tarımını yalnızca gıda üretimi olarak görmek çok eksik bir yaklaşımdır. İnsanların kentlerde kendileri ve komşuları için sebze yetiştirmesi, toplumun “sosyal dokusuna” da önemli katkılar sunmuştur. Kendi – kendine yetmenin kazandırdığı “özgüven”, toplumsal yapıda beslenmenin güvenceye alınmasının çok ötesinde kazanımlar sağlamıştır.

Bu konuları önümüzdeki dönemde daha ayrıntılı olarak ele almaya devam edeceğiz. Permakültür çabası içinde olan dostlarımızın katkı ve katılımını bekliyoruz.