Herkese ücretsiz, fakat hangi sağlık hizmeti?

Herkese ücretsiz, fakat hangi sağlık hizmeti?

Akif Akalın
10/10/2016 Pazartesi

Tarihte egemen sınıfların tıbbı ve sağlığı kendi hizmetine koşmasıyla birlikte sağlık hizmetleri emekçiler için giderek erişilemez hale geldi. Emekçiler ve yoksullar binlerce yıl sağlık hizmetlerine erişebilmek için geleneksel iyileştiricilere, din kurumlarına mahkum edildi, çoğu kez şarlatanların eline düştü. Emekçilerin “ücretsiz sağlık” talebi halk şarkılarında dillendirildi, masallara konu oldu, ütopyalarda tartışıldı.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde sermayenin, Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, hekimlik mesleğinin başındaki kutsal haleyi de alarak sağlık hizmetini ticaretin konusu haline getirmesiyle birlikte, geleneksel olarak yoksullara sağlık hizmeti sunan kiliseler ve yardım kuruluşları da giderek artan hizmet talebini karşılayamaz duruma düştüler. 

“Ücretsiz sağlık” talebi ilk kez 1848 Ayaklanmaları sonrasında sosyalistlerin programlarında yer aldı. Sosyalistler ilk kez Paris’te iktidara geldiklerinde toplumun ücretsiz sağlık talebine yanıt vermeye çalışsalar da, ücretsiz sağlık Ekim Devrimi ile tam olarak yaşama geçirildi.

FAKAT HANGİ SAĞLIK HİZMETİ?

Sosyalistlerin talep ettiği sağlık hizmeti, “farklı” bir sağlık hizmetiydi. Bunu ilk kez toplumcu tıbbın kurucularından Rudolf Virchow, “Yukarı Silezya Tifüs Salgını Raporu” başlıklı çalışmasında ifade etti. Sosyalistlerin talep ettiği sağlık hizmeti “önleyiciliğe” vurgu yapan, insanı biyolojiye indirgemeyen, insanı sosyal, ekonomik, fiziksel çevresi içinde değerlendiren bir sağlık hizmetiydi. Sovyetler Birliği’nin ilk Sağlık Bakanı Semaşko’nun “işçilerin sağlığı, işçilerin elinde olmalıdır” şeklinde tarif ettiği, bireyin edilgen bir alıcı olmadığı bir sağlık hizmeti, toplumcu sağlık hizmeti.

Toplumcu sağlık hizmeti, yalnızca hastalara sunulan bir hizmet değildi. Bütün insanlara, ana rahmine düştükleri andan mezara kadar, sağlıklı veya hasta olup olmadıklarına bakılmaksızın, sürekli ve düzenli olarak sunulan bir hizmet. İnsanların hastalıklarını tedavi etmeye değil, hastalanmalarını önlemeye “öncelik” veren bir hizmet. Sağlığın toplumsal belirleyicileri olan barınma, beslenme, eğitim gibi sosyal hizmetleri de kapsayan, bunları tıbbi hizmetlerle “bütünleştiren” bir sağlık hizmeti.

Sosyalistler Virchow’dan beri “toplumcu” sağlık hizmetinin herkese eşit ve ücretsiz sunulmasını istiyorlardı. Kapitalist ülkelerde sağlık hizmeti adı altında sunulan “bireyci” hizmetin değil!

TÜRKİYE’DE SOSYALİSTLER SAĞLIK HİZMETİNİ NASIL ANLADI?

Türkiye’de sosyalist partilerin programlarına bakıldığında, Osmanlı döneminde dahi meseleyi çok doğru kavradıkları görülür. Coğrafyamızdaki ilk sosyalist parti olarak kabul edebileceğimiz, 1910 yılında kurulmuş olan Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın Paris Şubesi’nin Islahat Programı’nda, “halk sağlığını koruyacak yasal düzenlemeler” önerilmiştir. Osmanlı Sosyalist Fırkası’ndan beri Türkiye’de örgütlenmiş sosyalist partiler, “herkese eşit ücretsiz sağlık” talep ederken, bunun “toplumcu” bir sağlık hizmeti olduğunu da tanımlamayı ihmal etmemişlerdir.

Ancak “pratiğe” baktığımızda Türkiye’de sosyalistlerin toplumun sağlık hakkının savunulması görevini geleneksel olarak sağlık alanında örgütlü meslek odaları ve sendikalara bırakmış olduklarını görürüz. Sosyalist partiler genellikle sağlık alanında örgütlü meslek odaları ve sendikaların mücadelesini desteklemekle yetinmiş, bir bakıma konuyu “uzmanlara” havale etmeyi tercih etmişlerdir.

Meslek odaları ve sendikalar da, söylemlerinde sağlıkta “önleyici” hizmetlere ağılık verilmesi gerektiğine yer verseler de, mücadelelerinde ağırlıklı olarak “herkese eşit, ücretsiz sağlık” sloganında somutlaşan, sağlık hizmetlerine “erişim hakkını” öne çıkartmışlardır. Zaman içinde, ideolojik mücadelenin gerilemesinin de etkisiyle, “erişim hakkı” iyice öne çıkmış, talep edilen sağlık hizmetinin “niteliği” gölgede kalmıştır. Bu durum birçok sosyalistin, “mevcut” sağlık hizmetlerine erişim mücadelesinin “sağlık hakkı” mücadelesi olduğu yanılsamasına düşmesine yol açmıştır.

SAĞLIK HİZMETİNİN ÜCRETSİZ OLMASI YETERLİ Mİ?

Kapitalist ülkeler İkinci Paylaşım Savaşı’na kadar emekçilere ücretsiz sağlık hizmeti sunmayı reddetmişlerdir. Bunun yerine kamusal veya özel sigortacılığı teşvik etmişler, emekçilere ödedikleri primler karşılığında hizmet sunmuşlardır. Bu ülkelerde varsıllar bedelini ödeyerek diledikleri sağlık hizmetini istedikleri kadar satın alabilirken, emekçiler sigorta paketleriyle sınırlı hizmetlere mahkum edilmiştir. Daha fazlasını isteyen veya gereksinimi olan, elini cebine atmak zorunda kalmıştır.

İkinci Paylaşım Savaşı’nda kapitalist dünyanın cephelerde Sovyet askerleriyle tanışma fırsatı bulan emekçileri, Sovyetler Birliği’nde sağlık hizmetlerinin devlet tarafından herkese eşit ve ücretsiz olarak sağlandığını öğrenmiş ve ülkelerine döndüklerinde sağlık hizmetlerine ücretsiz erişim hakkı talep etmişlerdir.  

Avrupa’da başta İngiltere olmak üzere işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyi yüksek kapitalist ülkelerde sağlık hizmetleri sosyalist ülkelerde olduğu gibi sosyalleştirilmiş ve devlet tarafından sunulmaya başlamıştır. ABD gibi işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyi göreli düşük kapitalist ülkelerde ise devlet yalnızca prim ödeme gücü olmayan en yoksulların sağlık hizmetlerini üstlenmek zorunda kalmıştır.

Türkiye’de de 1960’larda sağlık hizmetleri sosyalleştirilmek istenmiş, ilk birkaç yılda oldukça başarılı sonuçlar alınmasına karşın, 1970’li yıllarda yozlaştırılmış ve rafa kaldırılmış, 1980’lerde tamamen son verilmiştir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi tarihsel olarak emekçilerin gözünde sağlık alanındaki en büyük sorun, sağlık hizmetine “erişim” sorunudur. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında dünyanın büyük bir bölümünde sağlık hizmetlerine erişim sorunu şu veya bu ölçüde çözülmüş, fakat insanların sağlık sorunları azalmadığı gibi artmıştır. Sosyalleştirme uygulaması, sosyalist ülkelerde elde ettiği başarıyı kapitalist ülkelerde yineleyememiş, toplumun sağlık hizmetlerine erişimleri önündeki engellerin kaldırılması toplumları daha sağlıklı kılmamıştır.

Bunun nedeni kapitalist ülkelerdeki “bireyci” sağlık anlayışıdır. Sağlık sorunları “topluma” yönelik önleyici tedbirler alınarak çözülmek yerine, hastalanan bireyler tek tek iyileştirilmeye çalışılarak “çözülmek” istenmektedir. Sağlık hizmetleri buna göre örgütlenmiş, hekimler buna göre eğitilmiş, insanların sağlık hizmetinden beklentileri buna göre şekillendirilmiştir. Toplumun da “bireyci” hizmetlere ücretsiz erişimi sağlanmıştır. Oysa bu yaklaşımla hiçbir sağlık sorunu çözülemez, aksine daha da artar. O halde sağlık hizmetine ücretsiz erişim, sağlık sorunlarının çözümü için gerekli, fakat asla yeterli değildir.

SAĞLIK HAKKI MÜCADELESİNDE SOSYALİST TUTUM

Sosyalistler elbette Virchow’dan beri savunulan “herkese eşit, ücretsiz sağlık” talebini yükseltmeye devam etmelidir, fakat “nasıl” bir sağlık hizmeti olduğunu belirtmeyi ihmal etmeden!

Sağlık hakkı mücadelesinde sosyalist tutum aynı zamanda mevcut “bireyci” sağlık hizmetlerinin kapsamlı bir eleştirisini de içerir. Mevcut sağlık hizmetlerinin, bu hizmetlere ücretsiz erişim sağlansa bile sağlık sorunlarına ilaç olamayacağının, aksine bireyci sağlık hizmetinin bizzat kendisinin bir sağlık sorunu olduğunun altı çizilmelidir.  

Ancak bu noktada iki büyük handikap vardır: birincisi mevcut sağlık hizmetleri eleştirilirken, “bilimsel tıbbı” eleştirenlerin yanına düşme tehlikesi, ikincisi sağlıkçı dostlarımızın kendi gündelik pratiklerini eleştirmekte zorlanabilecek olmaları.

Özellikle son yıllarda post-modernist “kuramlar”, tıpta “gericilikle” kol kola girmiş, toplum içinde bilimsel tıbba “alternatifler” üretmeye başlamıştır. Sosyalistlerin toplumun sağlığını karlarını arttırabilmek için tehlikeye atan tıbbi – sanayi kompleksin pratiklerine (aşırı teşhis, tıbbileştirme, ilaçsallaştırma vb) eleştirileri her türden “alternatif” tıpçılar tarafından, kendi amaçları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu nedenle sosyalistlerin bu alanda “ikili” bir mücadeleyi, eşzamanlı olarak yürütmeleri ve tıbbi – sanayi kompleksin uygulamalarını eleştirirken, “alternatif” tıp adı altındaki şarlatanlıkları da teşhiri ihmal etmemeleri gerekir.

Diğer yandan özellikle “sağlıkçı” dostlarımızın sağlıkta sosyalist tutumu savunurken “inandırıcı” olabilmek için mesleki pratiklerini gözden geçirmelerine gereksinim vardır. Gündelik pratiğinde “bireyci” tıp uygularken, insanlara “toplumcu” tıp anlatabilmek gerçekten çok zordur. Bu zorluğun üstesinden gelebilmek için özellikle ideolojik mücadeleye daha fazla ağırlık verilmesi ve sağlık meslek örgütleri ile sağlık alanında örgütlü sendikalar içinde sosyalist propagandanın güçlendirilmesi gereklidir.

Kapitalizmin 2008 krizini atlatabilmek bir yana, her yıl daha da ağırlaşan yeni krizlerle derin bir girdaba girdiği sır değildir. Kapitalizm bu girdap içinde çırpındıkça batmakta, günü kurtarabilmek için insanların geleceklerini çalmakta, hatta dünyanın sonunu getirebilecek girişimlerden dahi kaçınmamaktadır.

Manevra alanı giderek daralan kapitalizm, karlarını koruyabilmek için “küresel” ölçekte başta sağlık ve sosyal güvenlik olmak üzere bütün sosyal alanlardan devleti hızla çekmekte, devleti “aslına”, salt ordu ve bürokrasiye yada “güvenliğe” sınırlamakta ve emekçileri yeniden on dokuzuncu yüzyıl barbarlığına mahkum etmektedir. Bu durum burjuva demokrasisinin meşruiyetini de aşındırmaktadır.

O halde emekçilerin önümüzdeki dönemde yeniden 1848’deki, 1871’deki ve 1917’deki talepleriyle meydanlarda olacağını görmek için kahin olmak gerekmez. Bu nedenle sosyalist partilerin de artık sağlık alanındaki mücadelede “geride” durmayı bırakmaları ve meslek örgütleri ile sendikalara verdikleri “vekaleti” gözden geçirmeleri, sağlık hakkı mücadelesini “bizzat” yürütmeye başlamaları zamanı gelmiştir. Aksi halde sağlık alanında yükselebilecek toplumsal muhalefet ya liberal eğilimler elinde yozlaştırılacak ya da dar mesleki çıkarlar uğruna feda edilecektir.