Ben korkuyorum, biz korkmuyoruz...

Ben korkuyorum, biz korkmuyoruz...

Yalçın Akyürek
16/01/2015 Cuma

Filimlerde görürüz hep o insanı. Şiirler, masallar, romanlar hep onu anlatır. Yaşamın sıcaklığı, kıyıya vuran dalgalar misali kapılır denizin büyüsüne ve usulca çekilirken yakasına yapışmış karanlığın pençelerini de götürür. Ardısıra gelen dalganın sesiyle uyanır düşünden ve yeniden başlar öykü. Her defasında yenisini bekler bir çocuk heyecanıyla. Dalgaların her geri çekilişinde annesinin emek kokan şevkatli elini hisseder yanağında. Kurduğu düştür yaşamak. Fakat o da eninde sonunda teslim olur denizin yorgunluğuna ve gömülür giderek suyun karanlıklarına.

Yıldızlar eskisi gibi değildir, şiirlerden taşar. Herkese yetecek kadar doludur gökyüzü ama genellikle herkes aynı yıldızı seçer ve onun sırtına yükler kimselerin umursamadığı düşünü. Her şarkı bazen hüzün doludur, herkes gibi yalnızken ağlar. Şarkılar eskir her dinlediğinde ve farkında olmadan aynı şarkıyı tekrar mırıldanırken bulur kendisini, hayat verdiklerini geri almaya başladığında.

Sahildeki bankta öğlen güneşi altında yediği simitin tadı yaşarken başkadır, hayattayken başka. Simit aynıdır fakat o başka! Hayattayken çiçeklerin açması umut olurken güzellikler adına, yaşarken ise açan çiçeklerdir onlar. Ve onlara duyduğu sevgi yaşamı paylaştığı içindir onlarla. Umut edilen değil, gerçekleşen umutlardır yaşamak!

...

Elele tutuşmak gelmez kimsenin aklına, gelse de kimin elini tuttuğunu bilmediğinden dile getirmesine izin vermez yalnızlığı. Aydınlık uzaktadır ve yardım, iniltisi duyulmadan gelmez dışarıdan. Karanlıktır dünya. Tüm yeni akımların aklı tutuk, deli gibi para kazanma hırsına dönüşür sanat ve teslim eder onu karanlığın ellerine. Umut tek bir yıldızda, denizin dibinde, metrobüs kuyruğunda önlerde yer kapabilmekte! Umut kötü havalara rağmen açmayı becerebilen çiçekte, belkilerde, ’’ya olursa’’ temennilerinde. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştı insanlar umuttan. Ve korku hiç bu kadar büyük bu kadar karanlık olmamıştı.

...

Habersizce gitmeler bu korkudandır. Kapkaranlıktır attığı adımdan ötesini yahut berisini göremez. Yorulur geriye bakarken, ileriyi göremediğinde ölümü benimser karanlığın içinde. Yaşamak dediğimiz şey, karanlıkta attığımız adımlara mahkum, her adımda artar soluk alışımız. Yalnızız hayatta ve nereye gittiğimizi bilmeden yürümeye çalışmaktandır çaresizliğimiz. Düşenlerin sesi gelir bazen uzaktan bazen de yakından. Her seste yavaşlar adımlarımız ve daha da güçlüdür artık arkadan gelenlerin itiş kakışları.

Belli ki korkmuş. Öyle hırsızdan, ölümden, serseriden falan korkmak gibi değil. Onlardan da korkabilir insan, korkmalı da fakat bu başka türlü. Freni patlamış, süratle yol alan hayattan atıvermiş kendini, kapısını can havliyle açarak. Yüzü gözü kan içinde, kolu bacağı parçalanmış ve kalbi kırık. Belki bir adam bir kadını aldattı yahut başka türlü aşağıladı! O yüzden mi bu koca kentte seveni küçümsemesi? Oysa uyandığında, ağaçların arasından gizlice onu gözleyen yaşamın kendisi. Yaşam güneşin parıltılarıyla karşılıyor onu karşılıksız, paylaşarak.

Umut ne bir çiçeğin güzelliği, ne dalgalanan saçlar rüzgarda ne de dağlardaki manzarada. Umut ne bir el, ne bir kalem tek başına.

Oysa ki elleri kavuştuğunda yeni ellerle; koca denizleri aşmaya,yaşamı yıldızlara hasret koymaya ne hacet. Ellerimiz, emeğimiz!

O kadar çok kalabalığız ve o kadar çok iyi tanıyoruz ki birbirimizi... İşte tam da bu yüzden O’na;

‘’Tut en yakınındakinin elinden ve yürü üzerine karanlığın çünkü geceler biter’’ deyin, ’’hep sabah olur deyin’’. O anlar..