“…dedi genç kadın”

“…dedi genç kadın”

Tuğba Sevinç
08/01/2015 Perşembe

Çok sevdiğim iki arkadaşım var, onlarla zaman zaman oynadığımız bir oyun var bir de. Bir hikaye yazmaya başlıyor, sırayla cümleler kuruyor ve her cümlenin sonunu “dedi genç kadın” diyerek bitiriyoruz. Genellikle bunlar, cümlelerin yapısı itibariyle eğlenceli olsa da içeriği itibariyle pek de iç açıcı olmuyor, çünkü memlekette, kadınlara, genç kadınlara umut verecek pek birşey olmuyor-du. –du diyorum, çünkü sonra söz konusu memlekette birşey oldu.

Hepimiz çocuklar gibi şendik, biribirimizin böyle hissetmesini sağlamak için de elimizden geleni yapıyor gibiydik. Ellerde çöp poşetleriyle çöpler toplanıyor, herkes biribirine özenli davranıyor, size yol veriyorlar, karnınızın aç olup olmadığını soruyorlardı. Göz gözü görmez olduğunda yanınızda biri bitiveriyor, basıyordu talcidli suyu. Camlardan limonlar atılıyor, kapılar bir anda açılıveriyordu en ufak bir kargaşada. Anlatmakla bitmeyecek anılar biriktirdik Haziran’da. “Direnmenin estetiği”ni hep beraber yaşadık.

“Yeter artık” dedi kırmızılı genç kadın. Barikat da kurduk, kütüphane de. Gözlerimiz sadece biber gazından değil, kendisi kadar bizi de düşünen insanların güzelliğinden doldu, sokak hayvanlarını da gazdan korumaya çalışan, “çocuklarınızı alandan çekin” diyen devlet güçlerinin karşısına el ele tutuşarak çıkan, çocuklarının etrafına çember örenlerin yaydığı güzellikten.

Bizim gözlerimizi dolduran bu güzellikler devletimizi pek korkuttu. Bizi insan yerine koymayan, kaç çocuk doğuracağımızdan, ne yiyip içeceğimize kadar herşeye karışma hakkını kendinde gören devlet büyüklerimiz delirmek üzereydi, ne oluyordu bu kadınlara, nasıl olmuş da bu hale gelmişlerdi, hiç yakışıyor muydu. Ehlileştiremedikleri kadınlara daha fazla saldırmaya başladılar. Başladılar ama hiç mi ders almamışlardı, bilmiyorlar mıydı, bunu yaptıklarında en çok kadınların önlerine dikildiğini.

Korkularına öfke eşlik ediyor, mide bulandırıcı söylemlerinin ardı arkası kesilmiyor, bunun için bir yandan konuşurken bir yandan kendi modellerini yaratmaktan da geri durmuyorlardı. “Ehlileştirdikleri” kadınları yanlarına alıp öyle devam ediyorlardı saldırmaya. Onlar ve yanlarına aldıkları kadınlar dememin sebebi, söz konusu olanların cinsiyetlerinden bağımsız olarak, şu an yürüyen, etrafımızı saran ve bizi boğmaya çalışan siyasetin dilinin erkek olması. Kadının yerinin evi olması, öncelikli görevinin annelik olması, toplumsal hayata katılan kadının mutlaka “ahlaksızlıkla” bir ilgisinin olacağı, kadının narin, ürkek, güçsüz, korunmaya muhtaç ve mümkünse “çok çocuklu” olması gerektiğini koro halinde sürekli tekrarlıyorlar. Biz ne mi yapıyoruz. Bu kulaklarımızı tırmalayan kötü sesli koroyu duymamak için sadece kulaklarımızı kapatmıyoruz. Sadece kulaklarımızı kapatmanın bu kötü sesleri bastıramayacağını bildiğimiz için bir de ses çıkarmaya başlıyoruz. Ne kadar yüksek ses çıkarırsak duymayacağımızı ve hatta seslerini kesebileceğimizi biliyoruz.

Bir süre ayrı düşmüş gibi olsak da tekrar toplanmaya başladık, sadece eski güzel günleri anmak için değil, yenilerini yapmak için. Birleşik Haziran Hareketi yola çıktı, güvenle, dayanışmayla, akılla Haziran’da hep beraber varettiklerimizi daha ileri taşımak için biraraya geliyoruz. Daha fazla ses çıkararak seslerini bastırmakla kalmayacağız, aynı zamanda yaşamamız ve kabul etmemiz için önümüze koydukları pislikleri temizleyeceğiz.

BHH diyor ki:

"İlk barikatı kuruyoruz!

Dindar ve kindar bir nesil yaratmak için dayatılan eğitimde gericiliğe izin vermeyeceğiz!
Gericiliğe karşı laiklik için ayaktayız!
Sokaksa sokak, boykotsa boykot!

Bizi kavgaya davet ediyorlar, davetleri kabulümüzdür!”

Yani diyoruz ki, karanlığınıza karşı aydınlık yarınlarımızı kurmak için adım atıyoruz, geleceğimizi karartmanıza izin vermeyeceğiz, dindar, kindar nesiller yaratmak için attığınız tüm adımları görüyoruz, karşılığını misliyle vereceğimizi ilan ediyoruz.