Yakın tarihimizden eşi benzeri olmayan bir yağma

Yakın tarihimizden eşi benzeri olmayan bir yağma

Cemil Fuat Hendek
03/10/2019 Perşembe

“Yazıklar olsun, kendi tarihi diye düşmanının ağzından çıkanı ezberleyenlere.”

3 Ekim! Federal Almanya Cumhuriyeti'nin tek ulusal bayramı. Hazırlığına hesapsız paralar dökülmüş merasimlerle, heyecanlı nutuklarla, her yıl biraz daha artan askersel resmi geçitlerle ve en başta ısrarlı yalanlarla kutlanan nedir? Birilerine göre “iki Almanya'nın birleşmesi”... Aslına bakılırsa, Alman işçi ve köylülerinin ilk sosyalist devletini, Alman Demokratik Cumhuriyeti'ni empeyalist Almanya'nın işgali!

Bu yıl, ADC'nin kapılarını açarak emperyalist saldırganların talanına teslim olmasının 30'uncu yılını kutluyorlar... Üstelik bunu 1918 Kasım Devrimi'nin başladığı kentte, Kiel'de yapıyorlar.

30 yıl önce Sosyalist Almanya'nın emperyalizme, faşizme, insanın insanı sömürüsüne karşı ördüğü duvar, senaryosu önceden kurgulanmış tiyatral bir eylemle yıktırıldı. 18 milyon “hürriyet” diye bağırıyormuş... ADC zaten ekonomik olarak çoktan yıkılmışmış... Geçiniz. Bu propaganda mugalatasını kanıtlayacak tek bir somut veri yok elde. Emperyalizm, Alman Demokratik Cumhuriyeti'ni ne ekonomik, ne de askeri olarak yıkabilecek güce sahip değildi. Sosyalist devlet, Federal casuslarla elele veren, yıllardır uykuya yatmış azılı antikomünistler ve bir kısmı satın alınmış, gerisi kullanışlı aptallardan oluşan birkaç bin aktivistin köpürttüğü ideolojik saldırı karşısında yenildi. Bir yanda iktidardaki kadroların önemli bir kısmı, öte yanda hain Gorbaçov kliği bunlara dayanarak Sovyetler Birliği'nden sonra dünyanın en gelişkin sosyalist devletini, dünyanın 20. büyük endüstri ülkesini yerle bir ettiler.

Bunlar sadece “özgürlük” ve “demokrasi” çığlıkları atmadılar. Başka bir koca yalan daha saldılar ortalığa: Herkesin okulun ilk sıralarında öğrendiği bir kuralı hiçe sayarak “elmayla armudu topladılar!” Paylaşmacı kamu düzeninin işletmelerini, pazar ekonomisinin sömürüyü artırarak kârı yükseltmeye dayalı ölçütleriyle değerlendirmeye ve var olanı eleştirmeye başladılar. “Kârlılığı artırma”, “pazarda rekabeti teşvik”, “gereksiz istihdama son vererek zararı önleme” gibi lâflar dolaşıma soktular.

Ülkedeki özelleştirmeler, ihanet fırtınası esmeye başladıktan sonra, fakat henüz ADC tamamen yıkılmadan önce başlatılmıştı. Batı'ndan her türlü desteği almakta olan, “Demokrasi, şimdi!” sloganı altında sosyalist sistemi çökertmeye yeminli güruhun dayatması üzerine, Modrow yönetimi altındaki ADC Bakanlar Kurulu 1 Mart 1990'da bir karar aldı: Ülkede yeterince yatırım yapılmadığı için üretimi aksamakta olan ve rekabet gücü kalmamış işletmeler, “kamusal düzene uygun olmak koşuluyla” yatırıma açılarak modernleştirilecek; bu mümkün olmazsa kapatılacaktı. Bu karar Temmuz 1990 tarihinde Halk Meclisi'nce onaylandı, yasa olarak yürürlüğe kondu. Bu yasayla birlikte ülkedeki işletmelerden 8 bini mercek altına alındı ve o yılın sonuna dek 500 işletme özelleştirildi.

Bir kısmı ihanet içinde olan, geri kalanların çoğunluğunun da beyin felcine uğradığı anlaşılan ADC yönetimi “barışçıl bir geçişle iki Almanya'nın birleşeceğini” sanıyorlardı. O nedenle bütün sınır kapılarının açılmasını da emrettiler. Ne var ki, sonuç hiç de emperyalistlerin onlara söz verdiği gibi olmadı.

Kapıların açılmasıyla birlikte emperyalist yağmacılar Portekizli “Konquisdator”ların İnka altınlarına hücum ettiği gibi ADC topraklarına daldılar. Alel acele “Kayyum Dairesi”ni ele geçirdiler. Bu dairenin başkanına işten el çektirerek “pazar ekonomisinde uzmanlaşmış bir kişi gerektiği” savıyla uluslararası bir tekelin, Hoesch AG'nin Yönetim Kurulu Başkanı Detlev Karsten Rohwedder'i o göreve getirdiler. “Planlı ekonomiden pazar ekonomisine geçişi sağlamak üzere” ADC'deki devlete ait eksiksiz tüm mal varlığını da bu idarenin tasarrufuna bıraktılar.

Ve böylece yakın tarihin gördüğü -SSCB'nde olana benzer- dev boyutlarda bir yağma başladı.

Göreve getirildikten birkaç ay sonra Rohwedder'in Kızıl Ordu Fraksiyonu tarafından öldürülmesinin ardından onun koltuğuna oturan Hristiyan Demokrat politikacı Birgit Breuel'in başkanlığındaki Kayyum İdaresi 1991'den 1995'e dek, tamamiyle halkın malı olan ADC'den kalma serveti -geriye hiçbir şey bırakmamacasına- yok etti. Dev kombinaları parçaladı. Bir kısmını haraç mezat sattı. Diğer kısmını doğrudan kapattı. Tarım arazilerinin, devlet çiftliklerinin bir kısmını eski büyük toprak sahibi Junker'lerin torunlarına iade etti. Geri kalanları tarım tekellerine neredeyse bedavaya devretti.

Talan gerçekten büyüktür. Deyim yerindeyse, ülkeyi tarumar ettiler, taş üstünde taş bırakmadılar.

Sadece 3 Ekim 1991 - 31 Aralık 1992 arasında 11 bin 43 işletme, 10 bin 311 gayrımenkul ve  27 bin 807 hektar tarım arazisi satıldı.

Kimisi dünya çapında kaliteli ihraç malı üreten 23 bin 500 işletme bu tırpanlamaya kurban gitti. Bunlardan 19 bin 500'ü içindeki 15-20 bin işçi çalıştıran dev kombinalar küçük parçalara ayrılarak özel kişilere ve şirketlere devredildi. 2,4 milyon hektar ekilebilir arazi ranta açıldı. Dev kombinalar etrafında oluşmuş on binlerce nüfusa sahip kasabalar boşaldı.

4 bin orta ve küçük işletme ise tamamen kapatıldı. Bugün çoğunun yerinde yeller esiyor.

Ayrıca 25 bin dükkan ve otel, ADC Halk Ordusu'na ait 42 bin taşınmaz da yok bahasına satıldı.

Bu sırada alıcıların kim olduğuna, amacına bakılmadığı gibi, 1 Alman Mark'ına satılan işletmeler bile oldu. Aralarına bazı büyük şirketlerin de karıştığı dolandırıcılar güruhu, neredeyse bedava ele geçirdikleri bu işletmeler üzerinden büyük krediler aldıkları halde fabrikaları kapatarak, tesisleri yıkarak arazilerinden rant elde etmeye yöneldiler.

Bu özelleştirmelerin  başında, her iki ülkenin ekonomi bakanlıkları arasında değeri 600 milyar Alman Markı olarak anlaşmaya varılmış olan ”her şey”den elde edilen sadece 67 milyar Alman Markı oldu. Ya zarar?

Sadece mal varlığı mı? Olan, asıl sosyalizmin koruyucu şemsiyesi altında refah içinde yaşayan 18 milyon insana oldu. İşsizlik nedir bilmeyen, bedava sağlık hizmeti alan, çocuklarını bedava anaokullarına, orta eğitime ve üniversitelere gönderen, gelecek kaygısı duymayan insanlar... Bir anda dünyaları yıkıldı. Milyonlarcası işsiz kaldı. Örneğin, 1991 başında var olan 4,1 milyon işyerinden 1994 sonunda sadece 1,5 milyon işyeri kalmıştı. Bu sayı sonraki yıllarda daha da arttı. (Gerçek sayılar artık sansür altındadır.)

Ve fakat...

ADC yurttaşları emperyalistlerin söz verdiği özgürlüğe kavuştular! Diplomaları yırtılan doktorlar hastabakıcı olarak çalışma, mühendis ve mimarlar inşaatlarda iş arama özgürlüğüne kavuştular. Fizikçiler, kimyagerler kamyon şöförü, sıradan fabrika işçisi olabildilerse sevindiler. Bir zamanlar 80 ADC Markı kira verdikleri 80 metrekare konutları 800 Alman Markı'na kiralamakta özgür oldular (bu sayılar 1990'ların sonunda reel sayılardı; şimdilerde sözde modernleştirilen aynı evlerin kirası yaklaşık 1200-1500 Avro). Batı'ya iş aramaya gidenler, üstüne üstlük “Ossi” (Doğulu) olarak aşağılanmaya tahammül etme özgürlüğünü de elde ettiler. Dahası da var: Bir milyondan fazla insan, ülke çapında ADC gizli servisi STASI çalışanlarına ve aktif komünist parti üyelerine karşı başlatılan cadı avından kurtulma mücadelesi verme, kendisini savunmak için belge arama, avukat tutma özgürlüğünü tattı. Bunların çoğunun emeklilik hakları da bu arada budandı, çoğu devlet yardımına muhtaç hale düşürüldü. Bir zamanlar olimpiyatlarda madalya koleksiyonu yapan sporcu ulusun gençlerine de, spor sahalarından uzaklaşarak ot içme, diskoteklerde azma ya da televizyon karşısında köhneme özgürlüğü armağan edildi.

Başlarda bütün olan bitenleri eli böğründe seyreden bu insanlar, başlarına gelenin bilincine vardıklarında, grev yapmaya, açlık grevine çıkmaya kalktıklarında, artık çoktan iş işten geçmişti. Hani şu ”özgürlükler ülkesi” Almanya medyasında en ufak bir şikâyet bile sansüre takılıp kaldı. Doğu Almanya sessizliğe gömüldü...

Bu baskı karşısında oluşacak tepkiye karşı önlem olarak da ülkenin Doğu'sunu AfD (Almanya için Alternatif) adındaki faşist partiye teslim ettiler.

Sosyalist Almanya'daki yaşamı özleyen insanlar halen bu ”barışçıl birleşme” yalanını içlerine sindirmiş değiller. Bu nedenle 30uncu yıl kutlamasını düzenleyen oligarşi ”cesaret birleştirir!” sloganıyla onları birleşmek için cesarete davet etmeye çabasında.

TKP Almanya örgütü bir bildiri yayımlayarak bu slogana yanıt verdi:

”Aslında gerçekten cesaret ve birlik gerekiyor:

... Kaybettikleri devrimi yeniden kazanmak için, bu ülkede yaşamakta olan tüm emekçilerin cesaret ve birliği!

'Biricik kurtuluş sosyalizmde' demek, daha aşağısına asla ikna olmamak ve bu hedef uğruna mücadele etmek için cesaret ve birlik!”