Emperyalizm çağında tarım

Emperyalizm çağında tarım

Burhan Özalp
06/01/2015 Salı

Lenin’le başlayalım: “Emperyalizmi elden geldiğince kısa bir biçimde tanımlamak gerekseydi, onu kapitalizmin tekelci aşaması olarak tanımlardık.” Bugün geldiğimizde noktada, tekelleşme kendini petrol, çelik, medya vb. birçok alanda gösterirken, tekelleşme olgusunu kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız değerlendirmek büyük bir yanılsamaya neden olacaktır. Çünkü liberallere bakacak olursak, aslında tekelleşme olgusu serbest piyasada iş yapan kişilerin serbest rekabetin kurallarına uymayarak gayri ahlaki etkinliklerde bulunması sonucu ortaya çıkıyor. Oysaki serbest rekabet üretimin yoğunlaşmasına ve gelişmesine neden olur ki bu da kaçınılmaz olarak tekelleşmeyi ortaya çıkarır. Yine Lenin’le devam edersek: “Yarım yüzyıl önce Marx, Kapital adlı yapıtını yazarken, serbest rekabet iktisatçıların çoğuna bir doğa yasası gibi görünüyordu. Kapitalizmin kuramsal ve tarihsel bir çözümlemesiyle, serbest rekabetin, üretimin yoğunlaşmasına yol açtığını, üretimin yoğunlaşmasının da, gelişmesinin belli bir aşamasında tekele götürdüğünü ortaya koyan Marx’ın yapıtını resmi bilim, susku komplosuyla öldürmeye girişti. Ama şu anda tekel, bir olgu durumuna geldi.” Buradan hareketle tekelleşme olgusu, kişilerin serbest rekabetteki gayri ahlaki etkinliklerinin sonucu değil kapitalist üretim ilişkilerinin kaçınılmaz bir sonucu olduğu görülmekte.

Bu kez de Marx ile devam edelim: “İlk bakışta, burjuva serveti, metaların sınırsız bir birikimi olarak ve meta da tek başına ele alındığında, bu servetin basit bir biçimi olarak görünür. Ama her meta, kullanım değeri ve değişim değeri olmak üzere, iki yönüyle görünür.

Sermaye sınıfı her şeyi metalaştırarak servetine servet katmakta. Şimdi servetine servet katmak için doğayı sermayeleştirmeye çalışmakta ve bunun içinde tarımda tohumları metalaştırmayı araç olarak kullanmakta. Tohumlar, tüm tarımsal gıda zincirinde bir mücadele alanı oldu. Tohumlar doğaları gereği yeniden üretilebilir ve çeşitlendirilebilir olmaları göz önünde bulundurulduğunda, sahip oldukları doğal özellikler çiftçilerin ekim yöntemlerindeki becerilerini geliştirirken, onlara seçici yetiştirme yolu ile onları geliştirme imkanı da vermişti. Kapitalist stratejiler, tohumları çiftçilerin denetiminden çıkararak, dolayısıyla da doğal kaynakları metalara dönüştürerek bu bağımsızlığa saldırdı. 1940 sonralarında şirket tarımcılığının adımlarının atılmasıyla bir diğer deyişle sermaye sınıfının tarımı kendisine kar getirecek bir şekilde düzenlemeye girişmesiyle çiftçilerin kullandıkları yerel tohumların yerini zamanla tarım şirketlerin var olan tohumlar üzerinde melezleme ve genetik oynama yaparak ürettikleri tek tür tohumlar (yüksek verimli) almaya başladı. Tarımsal üretimin olmazsa olmazı tohum, çiftçilerin denetiminden çıkartılıp tarım şirketlerinin denetimine girmesiyle - sermaye sınıfı tarafından el konularak -  bir kulanım ve değişim değeri olan meta haline getirildi ve tohum üzerindeki kavga ateşi yakıldı. Kavga zamanla daha da büyüdü. Çünkü çiftçilerin kendi tohumları yerini melez tohumlar ve genetiği ile oynanmış kısır tohumlar alınca çiftçilerin tarım şirketlerine bağımlılığı dolayısıyla yoksullukları daha da arttı. Üstüne üstlük tarım şirketlerinin yıllarca çiftçiler tarafından ıslah edilerek günümüze kadar getirilen tohumlar üzerinde bilinen melezleme yöntemlerini kullanarak ve genetik oynamalar yaparak yeni tohum çeşitleri bulduklarını dile getirmeleri, ayrıca bunu da DTÖ şemsiyesindeki Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRİPS) aracılığıyla tohumları patentleme işine girmeleri çiftçilerin kullandıkları tarım şirketinin tohumları için ödedikleri tohum parası dışında satın aldıkları tohum için o tarım şirketine patent ücreti ödemeye mahkum edilmesiyle sonuçlandı. Tarım şirketlerinin TRİPS’e sığınarak yaptıkları aslında tohumu metalaştırmak için çiftçiden tohumları çalmaktır, binlerce yıllık çiftçilerin emeğine el koymaktır, biyokorsanlık yapmaktır. Örneğin (Shiva, 2006):

Ricetec’in patentini aldığı Basmati çeşidi, Hint Basmati’sinin indica çeşitleri de dahil, cüce varyantları ile çaprazlanması suretiyle üretilmiştir. Bu çeşitlerin hepsi de yüzyıllardan beri Hindistan yarımadasında üretilmekte olan ve çiftçilere ait çeşitlerdir.Ricetec’in nitelikleri karıştırmak için farklı çeşitleri çaprazlama yöntemi – bu örnekte Basmati’den Basmati özelliklerinin, yarı cüce türlerden de kendi özelliklerinin alınması – yeni bir şey değildir.Oldukça yaygın bir yöntemdir ve bitki üretimiyle ilgili az buçuk herkes tarafından da bilinir. Yine de ABD Patent ve Ticari Marka Bürosu Ricetec’e çok geniş bir patent vermiş, bu şirketin Basmatisi’ni ve üretme yöntemini yeni, yüksek kaliteli Basmati princine benzer veya üstün özelliklere sahip pirinç yetiştirilmesini sağlayan bir yöntem olarak nitelemiştir.

Buradaki ilginç diğer bir nokta ise şöyledir: RiceTec bu patenti aldığında bu princi zaten Kasmati, Texmati ve Jasmati gibi markalarla satmaktaydı. Bu patent RiceTec’e Basmati’nin yeni bir çeşit olduğunu iddia ettiği her şeyi Basmati adı altında uluslararası piyasada satma özgürlüğü verecektir.  

DEVRİM OLDU! AMA KİMİN İÇİN?
Engdahl (2009), Ölüm Tohumları adlı kitabında şu noktaya dikkat çekiyor: “Rockefeller ve başkan yardımcısı, eski Tarım Bakanı Henry Wallace, Meksika’da tarımın geliştirilmesi için bu ülkeye bir heyet gönderdi.(…)Wallace-Rockefeller ekibinin Meksika raporu, daha fazla mahsul verecek tahılların yetiştirilmesine duyulacak ihtiyacı vurguluyordu. O dönemde mısır, buğday ve fasulye ana ürünlerdi.1943’te bu projenin bir sonucu olarak Rockefeller Vakfı Tarım Programını George Harrar idaresi altında başlattı(…)Rockefeller ailesi, savaş sonrası tarımdaki büyük değişimin adımlarını atıyordu”. Petrol alanında vaktiyle Standart Oil Company ile tekelleşen Rockefeller öncülüğünde 1940 sonrasında Meksika’da Yeşil Devrim’in başlamasıyla tarımsal üretim biçimi farklı bir evreye girdi. Artık geleneksel tarım anlayışı rafa kaldırılıp, geleneksel tarımın reddi olarak şirket tarımcılığı ya da endüstriyel tarım merkeze oturtuldu. Şirket tarımcılığı ile birlikte yerel tohumlar yerine yüksek verimli tohumlar kullanılmaya başlandı. Fakat bu yüksek verimli tohumların yerel tohumlara nazaran daha çok verimli olabilmesi için bitki hastalıklarına ve zararlılarına karşı kimyasal ilaçlar kullanılması ve toprağa da bol miktarda kimyasal gübre verilmesi gerekmekteydi. Yani yoğun bir dış girdili bir tarımsal üretim…

Yoğun dış girdili bir tarımsal üretime geçilmesi neden bu kadar önemliydi? Bu geçiş kimin için önemliydi? Bu geçiş kimin denetiminde yapılmaktaydı? Bu sorulara doğru cevap vermek için dönemin tarım kimyasalları ve tohum üreticilerine bakmak gerekmektedir. Azotlu gübre endüstrisi Rockefller’ın Standart Oil sayesinde kurduğu, Dupont, Dow Chemicals ve Hercules Powder gibi şirketlerin de dahil olduğu güçlü bir parçasıydı. Lester Brown, Rockefeller Kardeşler Fonu’ndan aldığı yardımlarla kurduğu Worldwatch Enstitüsünde, yeşil devrimle ilgili şöyle demiştir (Engdahl, 2009):

Çiftçilerin ihtiyaç duyduğu bu paketteki tohumların tam potansiyelini anlayabilmek için yeni katkılı gübre kullanılmıştır. Modern teknoloji kullanımı bir kere kar getirdiğinde tüm girdilere ihtiyaç artacaktır. Ve sadece şirket tarımcılığı bu talebi verimli bir şekilde karşılayabilir.

Dönemin en iyi tohum ve gübre sağlayıcı firmalarına baktığımızda Amerikan Dupont, Cargill, Archer Daniels Midland ve Hi-Bred firmalarını görmemiz sermaye sınıfının yeşil devrimi çiftçiler ve dünya için değil kendi karlarını maksimuma çıkarmak için istediğini göstermekte. Tarım kimyasallarının ikinci dünya savaşından sonra küresel olarak pazarlanması, Cargill, Continemtal Grain, Bunge ve ADM gibi şirketlerin oluşturduğu tahıl karteli ve Amerikan petrokimya endüstrisi için yeni pazarlar arama sorununu da ortadan kaldırdı. O günlerin en büyükleri ABD şirketleri oldu. Bu noktada olmalarının nedeni de 1960-70 arası yeşil devrim sayesinde melez tohumların yaygınlaşmasıdır. Tarım küreselleşirken Rockefeller da bu ilerlemeyi şekillendirdi.

MİNAREYİ ÇALANIN KILIFI HAZIR: YÜKSEK VERİM İLE AÇLIK ÖNLENECEK
1960’larda Yeşil Devrim sürecinin yaygınlaşması için ortaya atılan cezbedici önerme şöyleydi. Yüksek verimli tohumların, kimyasal ilaç ve gübreler ile birlikte kullanıldığında birim alandan geleneksel tarımla yapılan üretimde elde edilen verime göre çok daha fazla verim ve böylelikle yüksek gelirler dolayısıyla yüksek karlar elde edilecek. Bu, Türkiye özelinde toprak reformuna karşı çıkanların dört elle sarıldığı bahanelerden biri oldu. Adnan Menderes “Ziraatte geri durumumuz toprak mülkiyeti rejimin elverişsizliğinden değil. Asırlarca geri kalışımızın sebebi, zirai ve iktisadi sahadaki geriliktir.” demiştir (Köymen, 2008). Yani küçük toprak sahibi “toprağım az bu yüzden fakirim demesin, artık birim alandan yüksek verimle zengin olacak” demeye getirdi. Fakat burada şirket tarımcılığına dayanan yeni tarımsal anlayışta şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Yoğun dış girdili bu tarımsal üretimde şirketlerin denetimindeki pahalı tohumları, kimyasal ilaç ve kimyasal gübre satın almaya ayrıca mekanizasyona her çiftçinin ekonomik gücü yetmemekte. Böyle bir durumda küçük çiftçi yüksek verimle gelecek olan bol kazancın hayali ile borçlanarak üretim yapmakta olduğundan elde ettiği gelirden geriye kalan ile yine ya anca kendi kendini geçindirebilmekte ya da bu girdabın içinde boğulmaktadır. Boğulması da normaldir. Şöyle ki, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’ne gidersek: kapitalist üretim ilişkilerinde egemen sınıf, sermaye sınıfıdır ve her şey sermaye sınıfın çıkarına göre düzenlenir. Sermaye sınıfı “kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı olarak göstermek zorundadır ya da bu şeyleri fikir planında açıklamak istersek: bu sınıf, kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vermek ve onları, tek mantıklı, evrensel olarak geçerli düşünceler olarak göstermek zorundadır.” Sermaye sınıfının kendi çıkarını toplumun tüm çıkarıymış gibi gösterebilmesinin nedeni ise şudur: “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfına bağımlıdır.” Yani çiftçi tarımdaki verim-kar indirgemeciliği ile kendi çıkarını maksimum yaptığını düşünürken aslında sermaye sınıfının kendi çıkarını maksimum yapmasına aracı oldu. Tam da bu yüzden tarım şirketlerinin denetimindeki bir tarımsal üretim biçiminden ancak çiftçilerin ve ülkelerin tarım şirketlerine bağımlılığı çıkar. Yüksek verim iddiası ise uzun vadede ise tam bir fiyaskoya dönüştü. Çünkü yüksek verimli tohumlar topraktaki besin elementleri aşırı tükettiğinden ertesi yıllarda verim ilk yıllara nazaran daha da düşmektedir. Topraktaki besin elementi eksikliği bol kimyasal gübreleme ile kapatma isteği ise doğanın kirlenmesi sonucunu doğurdu. Üstelik bitki hastalıklarına ve zararlılarına karşı yoğun kullanan kimyasal ilaçlar doğayı kirlettiği gibi tarımsal ürünleri insan sağlığına zararlı hale getirdi. Gelişmeler bu yönde olunca, organik ürünler bir pazar olarak tekrar sermayenin gündemine girdi ama sadece yeni bir pazar, yeni bir kar alanı olduğu için yoksa insanların sağlıklarını ya da doğanın geleceğini düşündükleri için değil. Kapitalizmin bu tür ince düşünüşleri yoktur. Ayrıca 1990’larda endüstriye tarım ya da şirket tarımcılığı eşeltirilmeye başlandı ve buna bağlı olarak tarım kimyasallarının kullanımını düzenleme gibi girişimlerde bulunuldu. Fakat bunlar var olan gerçekleri değiştirecek düzenlemeler değil. Bu konuda da Foster (2002) şöyle demektedir: “Gezegenin ekolojik sorunlarını çözmek için önerilen en son reçeteler, böyle uğursuz tehditlerin karşılanması açısından, insana üzüntü verecek kadar yetersizdir.

Yoğun dış girdili tarımsal üretim ile doğanın kirlenmesi ve tarımsal ürünlerin insan sağlığına zararlı olması ayrıca yeşil devrimdeki bekleneni karşılamayan verim sendromu dolayısıyla sermaye sınıfın ortaya attığı çiftçileri ve ülkeleri bağımlılaştırmanın yeni aracı GDO’lu tohumlar. GDO’lu tohumlar ile yüksek verim sağlanacağını kimyasal ilaç kullanımı azalacağını ve kendim için bir şey istiyorsam namerdim misali dilinden bir türlü düşüremediği açlık sorunun çözüleceğini şirket tarımcılığı tarafından söylenmekte. Bugün GDO’lu tohumlar dahil olmak üzere tohum ve tarım kimyasalları sektörü, Monsanto, Dupont, Sygenta gibi tekellerin başı çektiği şirketlerin elinde olduğunu hatırlatmakta fayda bulunmakta. Çünkü günümüzde dünya tohum pazarının % 75.3’ü ve bitki koruma ilaç pazarının % 94.5’i bu alanlarda söz sahibi 10 firma tarafından kontrol edilmekte.

SONUÇ OLARAK
Foster (2002): “Hibrit tohumların, kimyasal gübrelerin, böcek öldürücü ilaçların ve tarım makinelerinin, sermaye yoğun ve enerji yoğun uygulanmasıyla, öncelikle ihraç mahsulleri üretilen kırsal kesimde indirgemeci tarımın yayılması, sanayinin sürüklediği kentsel gelişmeye eşlik etti. Bu ilk başta tarımsal üretkenlikte hızlı bir büyümeye yol açtı, fakat aynı zamanda gittikçe daha yüksek, daha pahalı ve daha az etkili gübre ve böcek öldürücü dozuna bağımlı mahsuller yarattı. Bu arada, geçinmek için yapılan tarım, marjinal ya da daha az verimli topraklara itildi. Bu da ormansızlaşmaya ve toprak erozyonuna yol açtı. Haiti en kötü örneklerden biridir. Orada çok uluslu tarım sanayi aşağıdaki vadilerdeki en verimli toprakların sahibi olurken, yoksullaştırılmış nüfus, ormanı yok edilmiş dağ eteklerinde yaşamak için mücadele ediyor.

Levidov (2006): “Büyük ölçüde Rockefeller Enstitüsü’nün finanse ettiği yüksek randımanlı türler araştırmalarına ön-ayak olan tarım-ticareti gündeminin mantığına uygundu. Enstitünün başkanına göre tarım bir ticaretti  ve başarılı olmak için ticarette olduğu gibi idare edilmeliydi. Bu ifaden anlaşıldığı gibi Yeşil Devrim, tarımsal verimliliği hesaplanabilir malları ölçü alarak yeniden tanımladı ve bu modele uygun olmayan her türlü kaynağı ve faydayı değersiz kıldı.

Kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak şirket tarımcılığının, tarımı verim-kar ikilisine indirgemesi ve tarımı bu şekilde dönüştürmesi günümüzde yaşanan çiftçilerin yoğun dış girdili tarımsal üretim biçimi gerçekleştirebilmek için borçlanarak yoksullaşması, yüksek verimli ertesi seneye tohum vermeyen kısır (şirket) tohumlarının kullanımının artıp monokültür tarımın yaygınlaşması sonucu yerel tohumların yok olması ile birlikte biyoçeşitliliğin azalması, tarımsal ürünlerin besin değerlerinin azalması ve insan sağlığına zarar vermesi, yoğun kullanılan tarım kimyasalları ile doğanın kirlenmesi ve çevre krizinin yaşanması gibi sorunların sebebi olmuştur.

Elbette ki tarımda verimlilik ve bunun ıslah çalışmalarının yapılması önemlidir. Kaldı ki çiftçiler yıllarca daha iyi verim veren çeşitleri seçmiştir. Fakat tarımı, doğayı göz önüne alarak insanları yeterli ve sağlıklı beslemenin bütünlüğünün dışına çıkartarak salt verim-kar ikilisine indirgemek var olan bütün kazanımları kaybetmek anlamına gelir. Köymen (2007): “nitrojen gübresinin kullanılmasıyla, daha önce atmosferdeki nitrojeni, bitkilere yararlı bir biçimde dönüştüren baklagil ve hayvan yemi olarak kullanılan yonca ekimine gereksinim kalmayınca, bitkisel üretim ile hayvansal üretim kolayca birbirinden ayrılabildi. Üretiminde yoğun enerji kullanılan nitrojen gübresi ise bir yandan, yer altı ve yerüstü sularını kirletirken, topraktaki zararlılarla doğal olarak mücadele eden canlı organizmaların çeşitliliğini azalttı. Toprağın yoksullaşması, zararlıların çoğalması ile ilaç kullanımın arttırdı, bu da hem toprağın, hem insanların zehirlenmesine yol açtı.” Nitrojen gübresinin ve kimyasal ilaçların bu derece yaygınlaşmasının sebebi ise yüksek verimli tohumların tarım kimyasalları olmadan yüksek verim verememesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu süreçten karlı çıkanlar tarım kimyasalları ve tohumculuk alanında tekelleşen şirketler oldu.        

Nihai olarak, tarım kimyasalları ve tohumculuk alanındaki tekelleşmede hedef tahtasına Monsanto, Dupont, Sygenta gibi şirketleri yerleştirmek önemli olmakla birlikte bunu kapitalist üretim ilişkilerinden soyutlayarak ok atmamız isabetli bir atış olmaz. Çünkü salt şirket karşıtlığı belki o şirketi o alanda geriletebilir hatta ve hatta çöküşe götürebilir fakat bu şirket o alandan çekilerek başka bir alanda da varlığını sürdürebilir. Tam da bu yüzden tarım kimyasalları ve tohumculuk alanındaki tekelleşmede kapitalizm ve kapitalizmin tekelci yani son aşaması emperyalizm vurgulanarak şirket tarımcılığına karşı çıkılmalıdır. Doğa ile barışık, insanları yeterli ve sağlıklı besleyebilecek ayrıca çiftçileri yoksullaştırmayan bir tarımsal üretim biçimi mümkündür fakat bugünkü salt karı amaçlayan kapitalist üretim ilişkileri içinde imkansızdır. Arzu edilen tarımsal üretim biçimi kapitalizmin aşılmasıyla mümkün olacaktır. Bununla da ilgili olarak son sözü Foster (2002)’a bırakalım:

Doğanın ve üretimin insafsızca özelleştirilmesi, her tür geri dönüşü ve aynı ölçüde olmak üzere, sistem içinde her tür sürekli ileri hareketi de eşit ölçüde imkansızlaştırıyor ve eğer insanlar ilerlemeye devam edecekse, doğanın ve üretimin sosyalleştirilmesi dışında geriye çok az seçenek bırakıyor. Yaşamın ve insanın varoluşunun ancak bu yolla korunabilir. İnsanın doğayla ilişkisinin temelini emek oluşturduğuna göre doğanın toplumlaştırılması ile birlikte olursa tam olarak gerçekleştirilebilir. Bu nedenle, çevre devrimi için toplumsal devrim zorunludur.


KAYNAKÇA

Engdahl, F. W., Ölüm Tohumları, Bilim+Gönül Yayınları-2009

Foster, B.,J., Savunmasız Gezegen, Epos Yayınyaları-2002

Köymen, O., Sermaye Birikirken, Yordam Kitap-2007

Köymen, O., Kapitalizm ve Köylülük, Yordam Kitap-2008

Lenin, V.İ, Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları

Levidov, L., Doğayı Sermayeleştirmek İçin Tohumlar, Alfredo Saad-Filho, Kapitalizme Reddiye Marksist Bir Giriş  içinde, Yordam Kitap-2006

Marx, K., Engels, F., Alman İdeolojisi < Feuerbach >, Sol Yayınları-2004

Marx, K., Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları-2005

Shiva, V., Çalınmış Hasat, bgst yayınları-2006