Yaşayan insan ölü dil konuşur mu?

Yaşayan insan ölü dil konuşur mu?

Ahmet Antmen
17/12/2014 Çarşamba

Osmanlıca bana eski zamanlarda direndiğimiz sömürü ve saltanat odaklarını hatırlatıyor. Mazmunları, biçimciliği, tektipliği... Devşirmeleri ve ardı arkası kesilmeyen methiyeleri... Osmanlıca bana rüşvet değüldür diye alınmayan selamı... Sokaklarda sürüklenerek katledilen Genç Osman'ı... Boğdurularak öldürülen Nefî'yi... Asılarak öldürülen Pir Sultan'ı... Katledilen binlerce Alevi'yi... Tımara talimi, zeameti... Eşitlik, kardeşlik taleplerini Karaburun'da gömen, Serez'de asanları... Osmanlıca bana yüzyıllarca bilime direnen bağnazlığı... Ülkenin her yeri işgal altındayken İstanbul'da işgal askerlerine verilen moral partilerini, işgal lehine dağıtılan fetvaları... Ekonomisini savaşa ve ganimete mahkum kılanların hasta birer adam gibi yurtlarını ganimet vermelerini hatırlatıyor... Osmanlıca bana ölmüş zamanları hatırlatıyor...

Osmanlıca bana bir adamın peşine takılmış ihtiyaç sahibi (!) kadınları hatırlatıyor… Mükemmeliyet devrinde ihtiyaç sahipleri niye varmış ki, sorusunu… Osmanlıca bana altın bir leğende kardeş kanıyla abdest almayı[1]… Osmanlıca bana şairin kendini övmek için bile şablon şiirler yazmasını… Entrikayı, ölümü, sikkelerdeki Bizans’ı… Balkanlardaki çığlıkları, Mısır’da boy veren iktidar hırsını, dağlara kaçmak zorunda bırakılan Türkmenleri, Yörükleri… Temeline zeameti yerleştiren sarayları, konakları… Şehzadelere parsellenen şehirleri… O parselin dışında yaşayan ve Osmanlıca konuşmayanları… İnsanın Tanrı sorgusuna, “tez boynu vurula” diyen çığırışları… Saltanatın yanında yancı yaşayanları… Yancılığı beğenilmeyip oyundan değil hayattan çıkartılanları… Osmanlıca bana yüzyıllar sonra matbaaya giren bir dili…[2] Okuma yazma oranında para artı saltanat eksi halk kadar bir oranı…

Osmanlıca bana sanayileşme çabasına ayak diremeyi… Aydınlanma karşısında padişahım çok yaşacılığı… 31 Mart’ta Tevfik Fikret’e, Galatasaray İdadisi’ne ölüm götürme peşindeki molla gruplarını… Sabana koşulan ve soframızda yeri öküzümüzden sonra gelen kadınları…[3] Basılamayan kitapları, baskı altındaki Anadolu ve Rumeli’yi… Sanatçı müsveddelerinin önüne kese içinde atılan altınları… El, ayak, kaftan öpmeleri… Diz çökmeleri… Vay anam vay, burada da insan mı oturuyor diye saraya saltanata bakan kerpiç ev sakinlerini… Osmanlı bana kısık sesle konuşup, yüksek sesle ezilen bir halkı, hatta halkları hatırlatıyor…

Osmanlı bana eski değil, eskimiş ve ölmüş zamanları hatırlatıyor. Şimdi siz, ölüleri dolasın istiyorsunuz diline çocuklarımız. Bizi tanımamışsınız, çocuklarımızı hiç… Örneğin, anadilde eğitim hakkı diyenlerimizi, ölüdilde eğitim hakkı diye duymuşsunuz muhakkak. Örneğin, Sait Faik cümleleriyle düşünen, Orhan Veli’yle seven, Nazım’la direnen, Can Yücel’le “haydi oradan” diyen dillerimize tıkalıymış kulaklarınız. Yoksa bayım, ölüler duymaz mı insanın insana, insanın doğaya, insanın kendine söylediklerini? Anadili de ölmüş müdür onların?

Siz, ölülere takılmış bir uçurtma gibisiniz[4] belki… Ne var ki, biz eski zamanlardaki gibi değiliz... Bedrettin'i, Pir Sultan’ı, Dadaloğlu'nu dirayetimize taşıyoruz ama bayım biz büsbütün yaşıyoruz... İşte sizin er geç anlayacağınız bu... Siz yaşamıyorsunuz... Ölülerle savaş güçtür ama mutlaka yaşayanlar kazanır...


[1] Şeyh Bedrettin Destanı, Nazım Hikmet Ran.

[2] Burada özellikler bir dili demekteyim. Çünkü Osmanlı yurdunda Osmanlıcadan önce matbaaya giren diller vardır… İbranice, Ermenice gibi… Giremeyen ise o zaman da ölü bir dil olan Osmanlıca ve baskı altındaki Türkmen dilidir.

[3] Kuvay-ı Milliye, Nazım Hikmet Ran.

[4] Mezar Kazıcısı Adem, Edip Cansever