De te fabula narratur*

De te fabula narratur*

Ozan Karakaş
05/04/2016 Salı

Bursa Nilüfer Belediyesi’nin bu yıl beşincisini düzenlediği Nilüfer Tiyatro Festivali kapsamında 1 Nisan Cuma akşamı Cengiz Toraman’ın yazıp yönettiği ve Levent Üzümcü’nün oynadığı Anlatılan Senin Hikâyendir’i izleme şansı buldum.

Sanatın hangi dalında olursa olsun bir eserle karşılaşmadan önce insanın birtakım beklentileri olur tabii ki. Ben de dünyanın farklı noktalarından seçilmiş insanların hikâyelerinin anlatılacağını, hatta –hem oyunun isminden hem de Üzümcü’nün sol/sosyalizan kişiliğinden hareketle– bu insanlardan birinin de Marx veya en azından Horace olacağını düşünmüştüm. Dünyanın farklı noktalarından insanların hikâyelerinin anlatıldığı doğru, fakat bu “farklı noktalar” arasındaki ölçek çok daha küçük: Ege’den, Ege’nin iki kıyısında farklı zamanlarda yaşayan, fakat birbiriyle ilintili insanlar üzerinden tüm insanlığa ayna tutan bir oyun bu. Belki de ölçekteki bu darlık oyunun vermek istediği mesajı daha da çarpıcı hale getiriyor.

“Bir insanı tanımak demek” diye başlıyor oyun, “o insanın hikâyesini bilmektir”. Ve üç karakterin ağzından insan olmanın masalını anlatmaya başlıyor bize, hem de şarkılarla, türkülerle, bünyesine seyirciyi de dahil ederek, ona da insan olduğunu tekrar tekrar hatırlatarak.

Bir insana insan olduğunu nasıl hatırlatırsın? Bu soruya oyunun verdiği cevaplardan biri şu: Ona aşkı anlatırsın. Peki nasıl anlatırsın aşkı? Bu soruyu da aşkını mübadeleyle çalkalanan Türkiye’de yaşamış Çamköylü Memet Dayı’nın ağzından cevaplıyor. Memet Dayı, Adriyana’ya duyduğu aşkın hikâyesini anlattıkça soruya verilen cevabın çerçevesi genişliyor, bir yandan seyircinin zihninde, “Cevap bu kadar basit olamaz, daha fazlası olmalı” düşüncesi yerleşirken diğer yandan ve bununla birlikte ikinci karakterin temelleri atılıyor. Zira Memet Dayı yalnızca serkeş bir aşık değil, aynı zamanda toprağın altından altın çıkarmak için üstündeki mücevherleri siyanüre bulamak isteyen maden şirketlerine yöre halkıyla birlikte canı pahasına direnen bir doğa sever.

İkinci perdede aklımızdaki soru şu: “İnsana insan olduğunu hatırlatmak için ‘aşk’ başlıbaşına yeterli mi?” Stafili (Yun. “Üzümcü”) İbrahim’in ağızından, “Olur mu hiç” diyor oyun, “umut olmadan insanlık olur muymuş hiç? Dur bak, sana Fenerci Ahmet’in masalını anlatayım.” Başlıyor narin, fakat bir o kadar da güçlü bir şarkı söylemeye:

Korkma insan, korkma karanlıktan

Yılma insan, yılma zorbalıktan

Umudunu yitirdiyse çıkar insan

İnsan olmaktan 

Zifiri karanlıkta bile bin bir çabayla da olsa yakıp gemilerin, teknelerin, sandalların yolunu aydınlattığı feneriyle Ahmet, fenerini yakabileceği hiçbir şey kalmayınca o ufacık, miniminnacık umuda tutunup son kozunu oynadığında bu hikâyeyi dinleyenin gırtlağına bir yumruk gelip oturuyor. Soru şekil değiştiriyor, aslında tam da bir soru olamıyor: “Ama o zaman...”

Burada Denizci Barış’ın hikâyesine geçiliyor. Liseden mezun olup çalıştığı hiçbir yerde dikiş tutturamayan Barış, askerliği de yaptıktan sonra çocukluktan beri denize duyduğu tutkunun da etkisiyle gemilerde çalışmaya başlıyor. Maço bir miço, Barış. Serde delikanlılık, bilekte kuvvet, yürekte “efendilik”. Yüzünde albenisi olan sıcakkanlı insanlara bayılıyor, ancak yüzünde “dövbeni”siyle yanaşanların vay haline. Denizciliğinin çaylak yıllarında Yunanistan’a mal taşıyan bir gemide çalışıyor. İki aydır sıcak yemek, sıcak yatak, doğru düzgün uyku göremeden yaptıkları yolculuğun ardından üç günlük de olsa sefa sürecekleri Yunanistan’a varıyorlar ve öğreniyorlar ki onlar denizdeyken Türkiye ile Yunanistan arasında yine eften püften bir olay yüzünden “hır çıkmış”. Gemideki Türkiye bayrağını gören Yunan milliyetçi gençler de toplanmış protesto ediyorlar, tayfayı gemiden indirmiyorlar. Barış o gün kendi kendine bir söz veriyor: “Bugünden sonra gördüğüm ilk Yunan’ın ağzının ortasına bi’ tane…” Lakin dünya, Barış’ın delikanlılığına öyle bir çelme takıyor ki ortada ne maçoluk kalıyor, ne dediğim dediklik. Yıllar sonra, denizde geçirdiği bir kazanın ardından yaşayacağına dair en ufak bir umudu kalmayan Barış, ölümden dönerek kendini Yunanistan’ın kıyısındaki bir köyde buluveriyor.

Demiştik ya, karakterler birbiriyle bağlantılı. Oyunun içindeki kurgusal bağlantıları oyunu izleyecek olanlar için bir kenara bırakalım, ortada çok daha açık, çok daha büyük bir bağlantı var ve bu bağlantı “insana insan olduğunu hatırlatma” görevini yukarıdaki dört dizelik şarkıda layıkıyla yerine getiriyor: En karanlık, en soğuk, en acı verici, en belirsiz zamanlarda bile umudunu yitirmeyen insan aydınlığı görecektir; kim bilir, belki o aydınlık kendisi olacaktır. İster Fenerci Ahmet olsun ister Denizci Barış, ister aşkını Çamköy’ün çamlarına, limonlarına, güllerine haykırmış Memet Dayı olsun ister Stafili İbrahim; ya da insanca, hakça çalışabilmek için patrona yumruğunu sallayan Renault işçisi, yorucu bir iş gününün ardından benliğine elini ve dilini uzatanlara direnmek için Taksim’e, Kızılay’a koşturan plaza emekçisi, şiddet gördüğünde onu koruması gereken kurumlar taş duvar olunca gemileri yakmaya karar veren bir kadın… insanı insan yapan kendi içinde yeşerttiği, köküne zehir çalmak isteyen maden şirketlerinin yüzüne yüzüne çarptığı, ölüme kucak açtığı anda bir kardeş eliyle yeniden dirilttiği veya hiçbir şey yapamıyorsa kendini feda ederek hayata döndürdüğü umuttur. Evet, belki oyunun karakterleri arasında Horace veya Marx yok, fakat karanlığı yarıp geçen umudu anlatarak, “Büyük insanlığın toprağında gölge yok, sokağında fener, penceresinde cam, ama umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor” diyen Büyük İnsanlık şairi Nazım oluveriyor tüm karakterler.

Bu oyun şehrinize gelirse gidin, izleyin, düşünün. Karakterlerin çatışmalarına, hal ve hareketlerine kahkahalarla gülün. Fakat Horace’ın Satirler’inde bulunan şu ünlü ifadeyi daima kendinize hatırlatın: “Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.”

“Neye gülüyorsun? İsimleri değiştir, anlatılan senin hikâyendir.”

*Anlatılan senin hikâyendir