Festivalin ardından: Dünya sinemasının yenilerine dair

Festivalin ardından: Dünya sinemasının yenilerine dair

Onur Keşaplı
21/04/2015 Salı

34. İstanbul Film Festivali’nde yer almış olan, farklı ülke ve coğrafyaların sinemalarından, ilk ya da ikinci uzun metrajlarıyla uluslararası başarı yakalayan yeni kuşak yönetmenleri tanıma olanağı sağlayan “Yeni Bir Bakış” seçkisi, aynı zamanda dünya sinemasındaki yeni eğilimleri de gözler önüne serdi. Sansür tartışmalarıyla geride kalan festivalde, bu kategori bize dünya sinemasının geleceği açısından kimi ipuçları sunuyor.

İzleyiciyi heyecanlandırıcı, çığır açıcı yapıtlarla karşılaştığımızı söylemek zor hatta kimi köklü ulusal sinemalar için tehlike çanlarının çaldığını söyleyebiliriz. Öte yandan sonraki işlerinde ilgiyi hak edecek kimi yönetmenlerin de keşfedilmeyi beklediğini belirtelim.

Köylerden kentlere geçen İran Sineması olgunlaşıyor

Şah döneminden İslam Cumhuriyetine, her daim sansürle karşı karşıya kalan ve bunu aşmak adına başvurdukları köklü şiir gelenekleriyle simgesel bir gerçekliği yakalayan İranlı sinemacılar, 2000’lere kadar öykülerine mekân olarak köyleri tercih ederken yeni kuşak yönetmenler eşliğinde kentlerde geçen İran filmlerine sıkça rastlar olduk. Özellikle Farhadi’nin yapıtlarında görmeye başladığımız modern sınıflar, Nima Javidi’nin Melbourne filminde küçük ölçekli de olsa yine karşımızda. Filmde komşuluk ilişkilerinin zayıfladığı lüks bir apartmanda yaşayan genç burjuva çiftin, eğitim amacıyla Avustralya’ya taşınmalarının hemen öncesinde hiç beklenmedik bir olay sonrası oluşan gerilimle başa çıkmalarını izliyoruz. Tek bir mekân ve az sayıda oyuncu ile sınırlı kalan yapım, incelikle örülmüş senaryo kurgusuyla yüksek bir ritim tutturmayı başarıyor. Klasik anlatı senaryosunda olduğu gibi tek bir kırılma anı yerini irili ufaklı kırılmalarla gerilimini inşa eden yönetmen, müziksiz ses kanalı ve başarılı oyuncu yönetimiyle de övgüyü hak ediyor. Buna karşın karakterlerin kimi karar ve davranışlarındaki güdülenme eksikliği Melbourne’u başyapıt olmaktan uzaklaştırıyor.

İran sinemasının bıraktığı boşluğu Azeri sinemacılar dolduruyor

İran sinemasında kameranın kırsaldan çekilmesi neticesinde bu boşluğu komşu ülke Azerbaycan’ın doldurmaya başladığını söyleyebiliriz. Elçin Musaoğlu’nun ikinci uzun metrajı Nabat, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ermeniler ve Azeriler arasındaki çatışmaların kuşattığı bir köyü ve bu köydeki Nabat’ın yaşamını perdeye taşıyor. Ölüm döşeğindeki eşiyle ilgilenen ve şehit düşmüş oğlunun kaybolan yegâne fotoğrafının peşindeki Nabat, komünizmin vedasıyla yoksullaştığı üstü kapalı da olsa vurgulanan köyün boşaltılmasına rağmen oradan ayrılmıyor ve köye tek başına yaşam katmaya çalışıyor. Köyde kalan tek yoldaşı ise dişi bir kurt oluyor. Köy yaşamının gündelik alışkanlıklarının ve ritüellerinin gerçekçi bir yaklaşımla uzun planlar eşliğinde verildiği filmde kamera çoğunlukla vinç ve ray üzerinde kullanılmış. İç mekânlarda bile tercih edilen söz konusu kamera hareketleri her bir uzun planda iki farklı kompozisyon üzerinden işleyerek “fotoğraf gibi kadraj” klişesini en azından iki fotoğrafa çıkartarak görece özgün bir seyir kazanıyor. İdeolojik olarak üstü örtülü de olsa sola karşı romantik bir sempatinin hissedildiği filmde duvarda eksik kalan şehit oğlun fotoğrafının yerini ise Che devralıyor.

İnsanlığa mikroskoptan bakmak: Şeytan

Biçimsel anlamda sadece “Yeni Bir Bakış” seçkisinin değil tüm festivalin en radikal örneği olan Şeytan, Gust Van Den Berghe’nin üçüncü uzun metrajı. Cennetten kovulan Şeytanın, dünyanın en genç volkanik dağına komşu olan ve tam da bu yüzden soyutlanmış bir yalnızlığa sahip köyün yerel halkıyla etkileşiminin anlatıldığı film, sinemanın vazgeçemediği bu kötücül metafizik figüre iyilik katıyor. Tek tanrılı dinler öncesinde ilkel toplulukların daha insani yorumladığı Şeytan figürü, filmde de arkaik izlenimler veren halk tarafından o şekilde değerleniyor.  Filmin özgün içeriğinden de yaratıcı olan noktası ise tondoskop formatı ile dairesel bir görsel sunması. Filmin son saniyeleri hariç bütününde kullanılan bu yöntem basit bir kurgu hilesinden öte bizzat film için uyumlandırılan bir aparatın neticesi. Sinema adına bilinen tüm ölçeklemeleri aşan bu tercih, renk düzenlemesiyle de desteklenen görsellikle beraber izleyiciyi tanrı katına çıkartarak insanlığın iyilik-kötülük çatışmasının basit bir köydeki küçük ölçekli örneğini mikroskop odağından inceleme olanağı sunuyor. Şeytan’ın en büyük zaafı ise süresinin uzunluğundan doğan seyir zorluğu. Buna rağmen benzerine az rastlanır biçimiyle film ve yönetmen ilgiyi hak ediyor.

Prens ve Theeb

“Yeni Bir Bakış”ta kısa metrajdan uzun metraja adım atan yönetmenlerin yapıtlarından ikisi öne çıkıyor. Hollandalı yönetmen Sam de Jong, Prens ile Fas asıllı bir gencin mahallesindeki yeni yetmeler, ilk aşklar ve çete özentisi serseriler arasında kurulacak hegemonya didişmeleri üzerinden kendini var etmesini anlatıyor. Mizah dolu diyaloglar ve ölçülü kullanılmış stilize görsel efektler ile film, yetmiş dakika gibi nispeten kısa süresinde izleyicinin karakterle bağ kurmasını ustalıkla sağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin, plastik sanatlar üzerinden sömürgeci yapılarına geçirdikleri “sanat dostu” kılıfın sinemaya tam olarak ne zaman geçirileceği bilinmez ancak Naji Abu Nowar’ın filmi Theeb, Arap yarımadasının kültürel olarak zayıf ancak zengin bölgesinden çıkan ilk güçlü örneklerden. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı-İngiltere çarpışmasının ortasında saflarını belirleyen kabileler arasındaki çatışmaları, küçük yaşta olgunlaşmak zorunda kalan bir çocuk üzerinden veren film, çölde silahların konuştuğu atmosferde Western oynamak yerine özgün bir sinematografi deneyen başarı bir yapım. Filmde Osmanlılara karşı savaşanların devrimciler şeklinde nitelendirilmesi ise “Araplar bizi arkadan vurdu” öğretisiyle çarpışması açısından izleyicimiz için ilginç bir deney olabilir.

Kendini tekrarlayan sinemalar

Kuzey Avrupa sinemasını temsilen seçkide yer alan, Jens Östberg yönetimindeki psikolojik gerilim Bela Parkı, bölge sinemasının son dönemdeki vazgeçilmezi “insan doğası kötüdür” önermesini yineliyor. Bastırılmış kötülüğü yavaş yavaş açığa çıkan ana karakterin, kaybolan dostunun hayatını çalma girişimi ise başarısız bir Yetenekli Bay Ripley öykünmesinden öteye geçemiyor. Üçüncü sayfa haberleri konusunda dünyanın geri kalanına göre kısır bir gündeme sahip olmasına rağmen kendi insanında kötülük arayışından vazgeçmeyen Kuzey Avrupalı sinemacıların, coğrafyamıza gelmeleri halinde filmlerinde aynı önermeleri nasıl işleyecekleri ise hala merak konusu.

Yedinci sanatın ilk kıvılcımını yakan ve sinema tarihi boyunca defalarca öncü ülke konumuna erişmiş Fransız sinemasının ciddi bir tıkanıklık içerisinde olduğu bilinen bir gerçek. Thomas Lilti’nin yönettiği Hipokrat, bu tıkanıklığın yeni kuşakla beraber süreceğini müjdeliyor! ABD sinemasının bıkkınlık getiren klişelerine yaslanan film, oyuncu yönetiminden stereotip karakterlerine, müzik tercihinden senaryo akışının ezberciliğine, öylesine Hollywood kokuyor ki Fransız sinemasının şiirsel gerçekçi köklerinin son yıllardaki yok oluşuna katkı sağlıyor.

Bollywood dışında kalan ve genellikle uluslararası arenada kabul gören Hint filmleri, ülkedeki kaotik yaşama kimi zaman komedi kimi zaman trajedi penceresinden bakan yapımlarla dikkat çekiyor. Varabildiği en uç nokta, tarafsızca tanıklık etmek olan bu geleneği sürdüren Mahkeme, halkı şarkı söyleme yoluyla intihara sürüklediği(!) suçuyla hapsi istenen halk sanatçısı, avukatı ve mahkemedeki diğer görevliler üzerinden Hindistan’ın çok kültürlü, katı sınıfsal ayrımcı yapısını bir kez daha her hangi bir söz, eylem önermeden izlemekle yetiniyor.

İspanyol yapımı Büyülü Kız ise, Paramparça Aşklar Köpekler’in armağanı olan farklı hayatların tesadüfler eşliğinde kesişmelerine dayalı anlatıya başvuran, nispeten özgün ancak bir hayli zorlama bir yapıt. Psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu uç tercihleri sebebiyle anlamamız beklenen kadın karakterin ortak payda olduğu üç öykü, melodrama çalan bir atmosfer yarattıktan sonra beklenmedik bir hamleyle gerilime ve kelimenin tam anlamıyla nedensiz şiddete geçiş yaparak çarpıcı bir final amaçlıyor. Bunu hangi ölçüde başarabildiği ise izleyicinin film hafızasına göre değişiklik gösterecektir.