Uzaya bir kedi tünedi!

Uzaya bir kedi tünedi!

Söyleşi: Neslihan Şen
09/12/2016 Cuma

Kitaplığımıza bir kedi tünedi. İsmi Kömür. Çok okuyan Aykut'u merakla dinleyen Kömür bir maceraya atılıyor. Her kitap bir macera evet ama bizim kedi Ay'a gitmeyi kafasına koydu. Bakalım neler olacak?

"Uzaya Tüneyen Kedi Kömür"ün "Güneş'ten Dünya'ya" kitabı Nihat Çelik tarafından ilk okuma kitaplığı için kaleme alınıp, Sonat Özcivanoğlu'nun suluboya resimleri ile canlandırılmış. Yazılama Çocuk tarafından basılan kitap kısa bir süre önce yayımlandı. "Uzaya Tüneyen Kedi Kömür"ü okurlarımız çocuklara seslendirebilir ya da çocuklar kendileri okuyabilirler.

Kitabın yazarı sevgili Nihat ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Çocuklar için bilime ve aydınlığa işaret eden bu kitabın üretimini bugün her zamankinden fazla önemsiyoruz. Çocukların göreceği tek 'karanlığın', keşfedecekleri uzay olması dileğimizle.

Merhaba Nihat. Biraz kendinden bahsedip, Nihat, Aykut ve Kömür'ün çocuklar için bir uzay macerası yaratma sürecini paylaşır mısın? Nereden çıktı bu meraklı kedi Kömür ve çok okuyan çocuk Aykut?

Merhaba, Aykut, ben ve Kömür üç arkadaşız. Aykut ve Kömür aynı evi paylaşıyorlar. Kömür bir kedi. Ancak Kömür’ün kendini insan sandığını düşünüyoruz. Bunu bize konuşarak anlatabilmiş olmasa da davranışlarından bu sonucu çıkarıyoruz. Ben nezaman gökyüzüne dair bir şeyler araştırıp öğrensem bunu hemen gidip Aykut ile paylaşıyorum. O da ben yokken bunları iyice araştırıp öğrendiklerini Kömür’e anlatıyormuş. Ben de Aykut ve Kömür’ün bu ilişkisini bir kitap şeklinde yazıya dökmeye karar verdim. Yani çok okuyan çocuk Aykut ve ev arkadaşı kedi Kömür benim arkadaşlarım. Bu anlatılan da benim gözümden onların hikâyesidir.


 

Aslında bir arkadaşımız daha var; ismi Aşil. Aşil de bir kedi. Ama o normal bir kedi. Kömür ise Aşil’den farklı olarak daha çok bir çocuğa benziyor. Gündüzleri uykudayken rüyalar gördüğünü düşünüyoruz. Sanki bir maceradaymış gibi uykusunda hareket ediyor. Cam kenarında uyuklamayı seviyor. Genelde geceleri uyanık kalıp, uykuyu gündüze bırakıyor. Pencere kenarında ya da çatı katında yalnız başına gökyüzünü izleyip hayaller kuruyor. Bence kitapta anlatılan tüm maceraları bizimle paylaşmadan kendi kendine yaşıyor. Kimisine sahiden inanıyor. Üstelik beceremediğinden değil de tercih etmediğinden anlatmıyormuş gibi bir hali var.


 

Ülkemizdeki çocuklar için uzay insanlık tarihinin birikiminin aksine daha da uzak sanki. Dünya üzerindeki pek çok çocuk gibi. Neredeyse doğaüstü bir olay. Oysa insanlık yarım asır kadar önce bu ulaşılmazlığa dair çok büyük adımlar atmaya başladı. "Uzaya Tüneyen Kedi Kömür" bu birikimi çocuklarla buluşturmayı hedefliyor mu?

Uzay araştırmaları insanın yarattığı teknolojinin en üst düzeyinin uygulandığı pahalı araştırmalardır. Yüksek teknoloji ve araştırma kaynakları kullanılarak ancak oluşturulan bu birikimin tek sonucu uzaya dair bir şeyler elde etmek değildir. Örneğin evlerimizde kullandığımız mikrodalga fırınlar uzay araştırmaları sonucunda bulunmuştur. Bu nedenle aslında kısa vadede de ekonomik karşılığını veren araştırmalardır. Ülkemizde ise bu alana yönelik bir yatırım yok denilecek kadar az. Aslında bu bir imkan değil vizyon meselesidir.

Bizi yönetenlerin bilime bakışı en fazla “Ne alet yapacaksınız?” a kadar yetebiliyor. Yani bilimsel çalışmalardan beklentileri kısa vadede doğrudan ülke ekonomisine katkı koyacak somut bir çıktı olup olmamasıdır. Aslında bu tarif ettiğim mühendisliktir. Ne yazık ki ülkemizde bilimsel alanda gösterilebilecek en ileri iş vasat bir mühendislik çalışmasının ötesine geçmemektedir. Kümülatif olarak konuşuyorum. Son yıllarda üniversitelerin fizik bölümlerinden kuantum derslerinin müfredattan çıkarılması bu vizyonun (vizyonsuzluğun) sonucudur. “Bizden “bilim adamı” çıkmaz biz ara eleman ülkesiyiz.” diyen birinin bakan olduğu ülkeden daha fazlası beklenemez. Daha fazlası için ise umut bu ülkenin gençlerinde, çocuklarındadır.

Söylediğiniz gibi bu durum ülkemize özgü değil. Hızla betonlaşan şehirler insanları doğadan koparıyor. Yeryüzüne ait doğal unsurları şehirde bulamazken gökyüzüne ait olanları ise aynı şehirlerin ışıkları yutuyor. Işık kirliliği nedeniyle gökyüzünde normalde çıplak gözle baktığımızda görebileceğimizin %1 i kadar bile gökcismi göremiyoruz. Kırsalda bile karanlık noktalar bulmakta zorlanıyoruz. Dev şehirlerden yeterince uzaklaşıp tamamen karanlık bir noktaya ulaşmak için kilometrelerce yol kat etmeniz gerekiyor. Hatta bunun turizmi bile var. Tur şirketleri birçok yerde karanlık noktalara gezi düzenliyor. Buna gökyüzü turizmi deniyor. Ücret karşılığı satın aldığınız şey ise sadece ışıksız bir ortam. Örneğin Ankara’da arkadaşlarla ara sıra gözlem yapmak için Beynam ormanlarına gidiyoruz. Beynam Ankara’nın 40 km kadar dışında Bala yolu üzerinde bir köy. Bundan 6-7 yıl önce gayet güzel bir gözlem ortamı sunan Beynam ormanlarını artık gözlem için kullanamıyoruz. Şehrin kontrolsüzce artan ışık kirliliği Beynam’ın şehre bakan ufkunu tamamen kapatmış durumda. Işık kirliliğinden en parlak yıldızlar bile güçlükle görülebiliyor.

 

Her yıl çeşitli kurumlar tarafından gökyüzü gözlem şenlikleri düzenleniyor. Bunlardan biri de TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi(TUG)’nin düzenlediği şenlik. Her yıl rekor düzeyde başvuru oluyor. Kontenjanlar 5 dakika içerisinde tükeniyor. Maalesef Türkiye’nin şuan faal olan en büyük teleskobunun bulunduğu yer olan TUG da yakınlarda çıkarılan bakır ve mermer madenlerinin yarattığı ışık kirliliğinin tehdidi altında. Daha şimdiden ufkun bir bölümü ışık kirliliğinden gözlemlenemez noktaya gelmiş durumda. Elbette şehirlerimizi ışıklandıracağız. Güvenlik, trafik ya da birçok başka sebeple bu gerekli. Ancak bunu kirlilik yaratmadan üstelik daha ekonomik ve işe yarar şekilde yapmak mümkün. Örnekleri de mevcut. Ancak gelin bunu yerel yönetimlere anlatın. Nesli tükenmekte olan karetta karetta kaplumbağalarının yumurtadan çıkan yavruları yıldız ışıklarının denize vuran şavkıyla denizi bulabiliyorlar. Şehirlerin yarattığı ışık kirliliği yavruların denize değil de şehre doğru gitmesine neden oluyor. Güney sahillerimizde dünyaya gelen karetta karetta yavrularının yumurtadan çıktığı gece tüm ısrarlara rağmen sahildeki ışıklandırmayı kapatmayan yerel yönetimlere anlatın bunu. Çok uzatmak istemiyorum. Durum böyle olunca özelikle de yeni nesil için gökyüzü sanal bir güzellik olmaktan öteye gidemiyor. Çünkü doğrudan kendi gözleriyle görmeleri oldukça zor. Neyse ki uydumuz Ay var. Hiç bir şehir ışığı onun parlaklığına direnemiyor.

Demek istediğim insanlar gökyüzüne ve evrene karşı duyarsız değil. Aksine genç yaşlı herkes çok merak ediyor yukarıda neler olup bittiğini. Uzun yıllardır gökyüzüne dair düzenlenen etkinliklerde görev aldım. İstisnasız tamamında çok yüksek sayılarda katılım gerçekleşti. Bunda şaşılacak bir şey yok. Uzaya dair, nerede yaşadığımıza dair merak beslememek abes olurdu. Bu her şeyi değiştirebilecek önemli bir detay. Umut insanda. Geleceği bizler inşa edeceğiz. Bu kitap da bunun küçük bir yansımasıdır.

Kitabın arka kapağında hayali gerçeğin büyülü güzelliğiyle beslemekten ve hiçbir kurgunun gerçeğin kendisi kadar baştan çıkarıcı olmadığından bahsediliyor. Bu konuyu biraz daha açman mümkün müdür? Bilimsel gerçek nasıl baştan çıkarıcı olabiliyor?

Geçmişten günümüze insanlık bilimsellikten uzakta, açıklayamadığı doğa olaylarını olağanüstü bulmuş ve tanrısal bir sebebe bağlamıştır. Bu cehaletin yarattığı doğal bir süreçtir. Tanrısal ve kurgusal olaylar gerçek dışı olması sebebiyle dikkat çekici ve büyülü bir etkiye sahiptir. Oysa bugün gelinen noktada bilimsel bilgi açısından belli bir seviyeye ulaşmış insan için birçok doğa olayını ve durumu bilimsel açıdan açıklamak mümkün. Bu noktadan sonra gelişkin insanı şaşırtabilecek tek şey henüz keşfedilmemiş olan gerçeklerdir. Arka kapakta yer alan bu cümleyi daha önceki bir yazımda kullanmıştım. O zamanlar bunu bana düşündüren şey ise geçtiğimiz yıl yapılan bir keşifti. Basında bolca yer alan kütle çekimsel dalga olarak adlandırılan bulgu... Bu bulgu ile evrenin ve doğal olarak bizlerin alışıla gelmiş algı biçimimizden çok farklı bir yapısı olduğunu öğrendik. Tam her şeyi anladığımızı düşünürken bildiğimiz her şeyin aslında bulmacanın küçük bir parçası olduğunu anlıyoruz. Bu, doyumsuz meraka sahip olan insan için bir vaha gibidir. Çünkü böylesine yeniliklerle dolu, karmaşık bir evrende öğrenebileceklerimizin bir sınırı olmadığı anlamına gelir.

Biraz geçmişe gidelim. Bundan 200 yıl önce fakir bir demir işçisinin oğlu olarak dünyaya gelen ünlü fizikçi Michael Faraday henüz 30 yaşında tarihin akışını değiştirecek bir buluşa imza atıyor. Manyetizmayı keşfediyor. Ardından şu sözü söylüyor: “Hiç bir şey gerçek olamayacak kadar muhteşem değildir; yeter ki doğa kanunlarıyla çelişmesin.”.

Arka kapakta yer alan söz Faraday’ın bu sözüyle temelde aynı anlamı içeriyor. Aradan 200 yıl geçmesine rağmen evren bizi hala aynı şiddette şaşırtabiliyor. Bu anlamda kurgu gerçeğin eline su dökemez. Bu sözle anlatmaya çalıştığım şey budur. Kitapta da kurgudan çok bilimsel bilgiye ağırlık verdim. Bilimsel bilgi zaten yeterince heyecan verici iken kurguya kimin ihtiyacı var ki? Bu nedenle kitabın astronomiyi konu alan bir çocuk kitabı olmaktan çok, çocuklara hitap eden bir astronomi kitabı olduğunu düşünüyorum.

 

İçerik olarak da doğrudan bilimi konu almasını da bir kenara yazar isek, dinsel dogmalarla kuşatılmaya, bilimden ve aydınlanmadan koparılmaya çalışılan çocuklarımız için bu kitabın bir misyonu var mıdır?

Biraz geçmişe yolculuk yapalım. Gökyüzüne dair hiç bir bilimsel bilgisi olmayan ilkel insanın geçmiş çağlarda gökyüzüne bakıp neler düşündüğünü ya da hissettiğini anlamaya çalışalım. Uzaklardan, gidemediği dokunamadığı kadar uzaklardan gelen ışık noktacıkları gördüler. Bu ışıklara bakıp orada, uzakta bir yerde, kendi varlıklarının dışında başka şeyler olabileceğini düşündüler. Bu soruyu sormak onlara aynı zamanda üzerinde bulundukları gezegenin de nasıl bir yer olduğu sorularını da beraberinde getirdi ve gördükleri her şeyi sorgulamaya başladılar. Şimdi ise biliyoruz ki uzayı keşfetmek aslında kim olduğumuzu keşfetmektir.

Gökyüzüne bakan bir çocuk düşünmenizi istiyorum. Bilimsel bilgiye sahip olmadan sadece uzak yıldızları izleyen bilgisiz ama meraklı bir çift göz hayal edin. Bu sıradan bir çift göz, orada bir yerde, çevresinde gözlemlediği dünyanın dışında, başka şeyler olduğunu gördü. İnsanlığın hikâyesi işte tam o anda başladı. Bilgi öyle bir şeydir ki bir kere öğrendiğinizde artık geri dönüşü yoktur. O andan sonraki yaptığınız her işte, konuştuğunuz her konuda bizi ve fikirlerimizi etkileyecektir. Ona rağmen düşünemezsiniz, onunla düşünmek zorundasınızdır. Geçmişte de gericilik bilimin ve aydınlanmanın ayağına bağ oldu ve günümüzde de olmaya devam ediyor. Bilimin ve aydınlanmanın ilerlemesini belki yavaşlatabilir ama asla durduramaz. Bu yüzden gelecek daima bilgiye sahip olanlarındır. Çünkü bilenler umut eder ve daha fazlasını ister. Bu da ilerlemenin temelinde yatan dürtüdür. Bundan belki yüzyıllar sonra Güneş Sisteminde uzak bir gezegende büyüyen bir çocuğun gözündeki ışık ile bugün Dünya gezegeninde gökyüzüne bakan çocuğun gözündeki ışık aynıdır. Arada sadece zaman farkı vardır. Bilgi ve umut bu ikisini birbirine bağlayan zaman köprüleridir diye düşünüyorum. Bu veya başka bir kitapta yer alan bilgi bu umuda hizmet eder ve aydınlanma merdivenine bir basamak daha eklemiş oluruz.

Ankaralı çocuklar seni Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde yaptığın atölyelerden tanıyor. Bu atölyelerin kitabın yaratılmasına etkisi oldu mu? Çocuklarla yaşadığın bu deneyime dair neler söylemek istersin?

Nazım Hikmet Kültür Merkezi çocuk kumpanyasında astronomi ve fiziğe dair bir takım teorik ve deneysel etkinliklerde çocuklarla bir araya gelmiştik. Bu ve daha önceki benzer etkinliklerde çocukların meraklı sorularının birçok kez muhatabı oldum. Zaman zaman beni de velileri de şaşırtan düzeyde sorular soruldu. Henüz okumayı yeni öğrenmiş ama karadelikler hakkında sorular soranlar mı dersiniz, Jüpiter’in atmosferindeki kırmızı lekeden bahsedenler mi dersiniz... Bu soruların kitaba yansıyan en somut etkisi şu oldu. Gördüm ki uzay, yaşadığı çevreyi öğrenmeye, anlamlandırmaya çalışan çocukların ilgisi cezbediyor. Bu da onları öğrenmeye sevk ediyor. Aslında öğrendikleri de birçok yetişkinden daha ileri seviyede. Üstelik sınırlarını görmek için bilgi seviyesini ne kadar yükseltsem de en az bir kaç çocukta karşılık bulduğunu gördüm. Bu nedenle kitapta bilimsel bilgiyi bol bol vermekten hiç çekinmedim. Kitabın bilgi seviyesinin çocuklar için ağır olduğunu düşünen yetişkinler olabilir. Ancak çocukların aynı fikirde olmadığı kanaatindeyim.

 

Kömür'ün maceralarının bitmediği müjdesini aldık. Minik okurları meraklandırmak için yeni maceralara dair ipucu verir misin?

Serinin ikinci ve üçüncü kitabının hazırlıkları devam ediyor. Bahara kadar her ikisi de okurlarıyla buluşmuş olacak. Serinin devamında Kömür’ü bekleyen yeni maceralar var. Gemisini bir yandan uzayın derinliklerine sürerken bir yandan da kendi iç dünyasına doğru yol alıyor. Ayrıca üçüncü kitapta maceraya sürpriz bir karakter daha katılıyor. Aslında meraklıların daha önceden tanıdığı bir isim. Kim olduğunu açıklayıp sürprizi bozmayayım.

Kömür'ü ve onun ilk macerasını çocuklarla buluşturduğun için teşekkür ediyoruz. Yeni macerada buluşmak üzere.

İyi hazırlanmış bu güzel sorular için teşekkür ederim. Çok yakında yeni maceralarda buluşmak ümidiyle...

Gökyüzünüz açık olsun!