Göçerken çocukluklarından geçenler

Göçerken çocukluklarından geçenler

Psikiyatrist Gülperi Putgül Köybaşı
23/05/2017 Salı

Göç; evini, yurdunu geride bırakıp gitmek.

Göç; tarihine veda etmek, yeni ve bilinmez bir dünyaya ürkek adımlar atmak. Geride kalanın hüznü ile gelecek olanın kaygısını aynı anda içinde taşımak.

Göç; her şeye rağmen gitmek zorunda olmak ve yaşama yeniden tutunmak.

İnsan, doğduğu andan itibaren çevresiyle kurmuş olduğu ilişki ağı içinde yaşamına anlam kazandırır. Karnı doyuyor, ilgi görüyor ve seviliyorsa kendini güvende hisseder. Ebeveynleri de kendilerini güvende hissediyorsa, başını sokacak bir evi varsa, okula gidebiliyorsa, şiddet görmüyorsa çevresini de güvenli algılar. Öznel deneyimleri, diğer insanlardan topladıkları ile birleşmeye başladıkça kimlik yapısı da gelişmeye başlar. Kendisini bir yere ait hisseder, aynı dili, kültürü paylaştığı insanlara yakınlık duyar. Eğer sevgi ve güven ilişkisi içinde büyüyorsa bu halka giderek genişler.

Peki gelişme çağında bir çocuğun güvendiği şeyler, doğru dürüst anlayamadığı nedenlerden ötürü yerle bir olursa? Evini, yatağını, oyuncaklarını, arkadaşlarını, okulunu bırakıp gitmek zorunda kalırsa?  Gitmesi kadar önemlidir kişinin, neden ve nasıl gittiği. Savaş, açlık, yoksulluk, mesleki zorunluluklar, ayrılıklar ve diğer göç nedenleri, her biri ayrı yükler ve anlamlar barındırır içinde. Savaşın göçe zorladığı çocuklar, herhalde en zorunu yaşıyorlar gitme halinin. Bazen anne babasını geride bırakarak, ya da sevdiklerinin ölümlerine şahit olduktan sonra göç etmek zorunda kalıyorlar üstelik. Evinin ya da okulunun bir bombayla yıkıldığını görerek belki de. Yol arkadaşlarının ölümlerine tanık olarak, en güvendiği büyüklerinin çaresizliklerini izleyerek yola devam etmek, ne büyük bir yük küçük omuzlara.

Gitmek, göç etmek zorunda kalmak yetmezmiş gibi bir de belirsizliğe yürüyorlar savaşın çocukları. Yine de mükemmel uyum yetenekleri sayesinde, gittikleri yerde güvende hissederlerse üstesinden gelebiliyorlar yaşadıklarının. Yeniden bir evi olursa, karnı doyarsa, okula gidebilir, arkadaşlarıyla oyun oynayabilirse, çok hızlı sarabilirler yaralarını. En az fiziksel ihtiyaçları kadar gerekli, sevgi ve şefkatin varlığı bu çocuklar için.  

Biliyoruz ki temennilerden oldukça uzakta duruyor gerçekler. Bırakın kucak açmayı dışlanıyor, istenmiyor bu çocuklar. Sıklıkla iki duygu öne çıkıyor ev sahiplerinde; öfke ve acıma. Ne yazık ki ikisi de bu çocukların işine yaramıyor. Ev sahibi kendi güvenliğini tehdit eden bir düşman olarak algılıyor gelenleri. Hiçbirimiz yeterince güvende hissetmiyoruz çünkü kendimizi.

Bizim çocukların hakkettiklerini hakketmeyen öteki çocuklar, getirdikleri tüm acılarla yalnız baş etmek zorunda kalıyorlar böylece (hayatta kalma şansı olanlar). Pek çok ruhsal sıkıntının pençesinde yaşam mücadelelerini sürdürüyorlar. Çaresizlik, hayal kırıklığı ve anlaşılmama duygusu kaçınılmaz olarak öfkeye dönüşüyor. Öfkemiz öfkelerine çarpıyor, savaş devam ediyor. Savaşın kazananları, ne onlar ne bizleriz.

Savaşın kazananları, istedikleri gibi yönetmeye devam ediyorlar hepimizi. Kazanmaya devam edebilmek için bir saniye bile düşünmeden milyonlarca insanı öldürebiliyorlar. Düşen bombaların hesabını yanlış kişilerden soruyor, yanlış kişilere kızıyoruz. Öfkemiz gerçek nesnesine ulaşmadığı sürece, birbirimize yönelmeye devam edecek. Neden birilerinin pazarlıklarına kurban gittiğimiz üzerine kafa yormadıkça da, kızmaya devam edeceğiz arabamızın camını silmek isteyen tanımadığımız çocuklara.