Doğayı verelim çocuklara

Doğayı verelim çocuklara

Psikiyatrist Gülperi Putgül Köybaşı
20/03/2017 Pazartesi

Geçen hafta bloğumuzda yayımlanan “Al Sana Survivor” başlıklı yazıyı okuyup da,  günümüzde çocuk ve ebeveyn olmanın ne kadar güç bir iş olduğunu düşünmeyen var mı bilmiyorum? Çocukları televizyondan, , bilgisayardan, saçma sapan bir kültürden, eğitim sisteminin bizzat kendisinden, kapitalizmin saldırganlığından nasıl koruyacağız? Nasıl oldu da kendi doğası yaşama bu kadar merak ve tutkuyla bağlı çocuk denen varlık, makinelere bağlı bir robota dönüştü?

İnsanoğlu doğa ile ilişkisini yitirdiği gün, doğallığını da mı kaybetti? On binlerce yıl doğa ile iç içe yaşamış bir varlık olan insan, son yüzyılda başka bir çağı yaşıyor.  Beslenme şeklinden, günlük yaşam aktivitelerine, yaşadığı yere ve uğraştığı işe kadar pek çok alanda, kendi evrimsel tarihi için çok kısa olan bir zaman diliminde hızlı değişikliklere maruz kaldı. Pek çok kronik hastalık, obesite, ruhsal sorunlar bu hızlı değişimden elimizde kalanlar gibi görünüyor. Sistem kendini geliştirdikçe, çok çeşitli alanlarda üretime katılan insanlar aynı zamanda hızlı birer tüketiciye dönüştüler. Kapitalizm zaten insana ait olanları önce ellerinden aldı sonra da insanlara para karşılığında tekrar satmaya başladı. Tabii geride yok edilmeyen ne kaldıysa.

Organik beslenebilmek için, doğa içinde bir ev alabilmek için, spor yapabilmek için hep daha çok para ve zaman harcadık. İşlerimizi yürüyerek halletmek yerine yürüme bandını tercih ettik, yürüme bandındaki skor hesaplarıyla mutlu olduk. En çok da çocuklarımız için harcadık emeğimizi. Bir kuşak öncesinin “ bizim çocukluğumuzda” diye başlayan coşkulu cümlelerini bizler pek kuramadık. Bizim çocuklarımızın ise bahsedecekleri bir çocukluğu olacak mı bilmiyoruz. Hiç parka gitmeyen çocuklar var biliyoruz. Daha güvenli ya da temiz olduğu düşünüldüğü için alışveriş merkezlerinin oyun alanlarında büyüyen. Toprakla temas etmemiş, kitaplardan tanıdığı hayvanları sadece hayvanat bahçesinde görebilen. Yalnız büyüyor çocuklarımız. Özellikle kentli emekçiler için daha da acımasızca işliyor çark. Ebeveynlik işini tek başlarına sürdürmek zorundalar çünkü. Çocuğunu kreşe gönderebilecek durumda olanlar, en azından orada akranlarıyla ilişki içinde diye düşünerek rahatlıyorlar.  Dört duvar arasındaki kreşler. İki apartman arasında göstermelik bir parkı bahçe diye kabullenmek zorunda kalıyoruz. Oyun çağındaki çocukların oyun oynamasına izin vermeyen, öğretme derdine düşmüş kurumlara emanet çocuklarımız. Çocuklarımız ağaca tırmanmadan “ağaç” yazmayı öğrendikleri için mutlu olan ebeveynlere dönüştük hepimiz zamanla.

Peki, insanlığın geldiği bu nokta kendi gelişimsel sürecinin bir parçasıysa eğer,  bizler ya da çocuklarımız buna bir şekilde uyum sağlamak zorunda değil midir? Evet, eğer geldiğimiz noktayı kaçınılmaz son olarak görüyorsak (ki bize dayatılan da bu) uyum sağlamak zorundayız. En kötüsü de bu sanırım, umutsuzca kabullenmek. Bizler hayır demediğimiz sürece dayatılanlara, çocuklarımız da boyun eğmeyi öğrenecekler. Öğrenmesinler. Bugün bir park için verdiğimiz mücadele, yarın bir diğeri için umut olacak. Bugün “eğitimde karanlığa geçit vermeyeceğiz” diye sokağa çıktığımızda, çocuklarımızın aydınlık yüzleri solmayacak.

Bırakalım çocuklarımız hayır desinler. Dışarı çıkmak istesinler. Oyalayamadığımız için kızsınlar bize ki huzursuz olalım. Huzursuzluk bazen önemli bir itici güçtür, dönüştürür. Parkta oynamayı bilgisayar ya da televizyona tercih etmiyorsa bir çocuk, orada bir sıkıntı var demektir. Merak etmeli çocuk, çocuğun yaşamsal güdüsüdür merak. Soru sormuyorsa, soramıyorsa, heyecanlanmıyorsa bir sıkıntı var demektir. Çocuklarımız bile vazgeçtiyse eğer, bunun hesabını verecek olanlar bizleriz. Dünyayı verelim çocuklara, vazgeçmesinler yaşamaktan.