Evlat acısı ile…

Evlat acısı ile…

Psikiyatrist Cem Taylan Erden
12/12/2016 Pazartesi

Bir ebeveyn olarak üzerine düşünmesi ve yazması bile çok zor bir konu olan evlat kaybı, maalesef ülkemizin gündelik ve sıradan yaşantılarından biri haline gelmiş durumda. Ebeveyn olduğumuz andan itibaren kendi ölümlülüğümüzle yüzyüze geliyoruz ve bir ölümsüzlük masalından uyanıyoruz ama bu gerçeklik bahsi evlat kaybını içermiyor. Kendi ölümüyle yaşamayı kabul etmiş/kabullenmiş ebeveynlerin evlat yası karşısındaki çaresizliklerini yürekten paylaşıyorum, ebeveynlik oyununun kuralı bu değildi, böyle olmamalıydı.

İstanbul’daki son saldırıda yaşamını yitiren meslektaşımız Dr. Berkay Akbaş’ın babasının söyledikleri üzerine bu yazıyı kaleme almaya cesaret edebildim, çünkü içine anlam katamadığımız bir acıyı delirmeden yaşama olanağımız kalmıyor, insan olmanın handikaplarından biri.

Nazım Hikmet Şeyh Bedreddin Destanı adlı uzun şiirinde şehzade ordusu tarafından kılıçtan geçirilen Bedreddin yiğitlerinin ardından gözyaşı dökerken şöyle der:

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların

zaruri neticesi bu!

deme bilirim!

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.

Ama bu yürek

o, bu dilden anlamaz pek.

O, “hey gidi kambur felek

Hey gidi kahbe devran hey”

der.

Daha sonra ise onun bu kafasıyla yüreğini ayırması tavrını eleştirecek “sol” züppeler için değil ama bu züppelikten uzak olanlar için bir dipnot yazar ve der ki: “Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor bu çocuğun öleceğini bilse, bunun fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi? ..…Marksist, bir makine-adam, bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre bir insandır.”

Neyse ki çocuklarımız artık veremden ölmüyor ama çok daha kötüsü silahtan, bombadan ölüyorlar. “Ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum” diyen Hasan Hüseyin gibi biz de ta Uğur Kaymaz’lardan, Berkin Elvan’lardan, Aylan bebeklerden, Ayaz bebeklerden, tarikat yurtlarında yakılarak öldürülen kızlarımızdan, evlat acısını sık sık yaşadık bu topraklarda. Hem o da değil dağda, ovada, karakolda düşen fidanların hepsi aynı zamanda bir evlat değil mi?

Nasıl yaşanır ki bu acıyla? Öncelikle bu kadar yoğun bir emekle büyüttüğümüz çocuklarımızın yası kadar özgün ve yıkıcı bir acı olamayacağını kabul etmeliyiz. Yasın şimdiye kadar tanımlanan bütün evreleri karmakarışık bir şekilde üzerimize hücum ederken bu bilgi ne işimize yarar ki, ağlayacağız ağlayacağız ta ki gözyaşlarımız kuruyana dek. Bedenimiz bu acının binbir türünü tecrübe edecek ta ki acımızı aklımızın sınırları içine sığdırabildiğimiz zamana dek. İşte o zaman aklımız acımızı anlamaya, anlamlandırmaya, anlam katmaya çalışacak. Önce ezilecek bu acının ağırlığından elbet, ama sonra toz duman yatışacak ve acının ötesine bakmaya başlayacak gözlerimiz.

Kızını bir trafik kazasında kaybeden babanın, kamuoyunun dikkatini bu konuya çekmek için çıktığı uzun yürüyüşü hatırlıyorum örneğin. Cumartesi annelerinin, çocuklar kaybedilmesin ve öldürülmesin diye yıllardır süren acı yoldaşlığını unutamayız. Acılarına anlam katabilmiş bu insanlar tüm çocukları kendi çocukları yerine koyup onları yaşatma mücadelesi içine girmişlerdi.

İnsanoğlunun hayattaki mücadelesi doğanın olağan acılarının kölesi olmaktan kurtulmak değil midir? Dünyaya getirdiğimiz her çocuğun ölümünde yeniliyoruz. Bize doğal olduğu söylenen savaşlara, hastalıklara, açlığa, yangınlara yitirdiğimiz her çocuk boynumuzu büküyor, bizi köleleştiriyor. O savaşları çıkaranlar, hastalıktan açlıktan beslenen akbabalar, yangınları engellemek değil merdivenleri kilitlemek derdinde olanlar çocuklarımızı ve bizi önemsemiyor. Çocuklarımızın yaşam hakkı zerre kadar umurlarında değil.

Çocuklarımızın ölmeyeceği bir dünya kuracağız elbet, Berkay’ın babasının ve cumartesi annelerinin elleriyle..