Sınırsızlıklar ülkesinde çocuğa sınır koymak?

Sınırsızlıklar ülkesinde çocuğa sınır koymak?

Deniz Arık Binbay/Psikiyatrist
07/11/2016 Pazartesi

Siz de çocuklarına sınır koymakta zorlanan anne babalardan mısınız?

Bizim ülkemizde çoğunlukla çocuklarına sınır koymakta zorlanır anne babalar. Genel olarak sınırlarımızı korumak, kendi sınırlarımızı bilmekle ilgili zorluğumuzdan belki de. Doydum diyen misafirin tabağına iki kaşık daha koyarız örneğin. 35 yaşındaki “çocuğumuza” dışarı çıkarken sıkı giyinmesini söyleriz. Hayır diyemediğimiz için sırtımıza birçok iş yüklenir yine de gık demeyiz.

Çoğunluk ya çok gevşek ve geçirgen sınırlar vardır ya da fazla sert. En kötüsü de çaresizlikten bunlar arasında salınıp durmaktır… Yani bazen çok rahat, bazen çok katı tutumlar arasında gidip gelmek…

Sınır nedir?

Sınır bir şeyin bittiği yerdir. Ben’in artık bittiği, ben olmadığı yer. Elimizin uzanmadığı, gücümüzün yetmediği yerdir. Ya da gücümüz yetse de başkasının alanının başladığı yerdir sınır. Durmamız gereken yer.

Son dönemde toplumsal hayatımızda sınır ihlalleri, sınır katliamları noktasındayken anne baba çocuk arasındaki sınırlar fasarya gibi gelebilir. Ne var ki çocuklarımız varlar ve sürekli gelişiyorlar, biz de onlarla birlikte.  Kendi sınırlarımızı tanımanın ve sağlamlaştırmanın tam zamanı belki de. Başkalarının sınırlarını da ihlal etmemek, başkalarını “başkası” olarak görebilmek ancak kendi sınırlarımızı bilmekle mümkün.

Ebeveyn çocuk ilişkisinde sınırları belirlemek pek de kolay değildir çünkü başlangıçta anneyle bebeğin bedenleri birdir. Bir bebek yıllar boyunca anneye babaya muhtaçtır, hemen her şeyi bebeğin yerine ebeveynlerin yapması gerekir.  Bu nedenle bir ebeveyn çocuğun sınırının nerede başladığını zaman zaman bilemeyebilir. Örneğin kendi isteklerimizin ne kadarını çocuğa yaptıracağız? Ya da çocuğun isteklerinin ne kadarına evet diyeceğiz?

Çocuklar da kendi sınırlarını belirler, istedikleri ve istemedikleri hakkında çok net olabilirler. Örneğin hangi ayakkabıyı seçeceğine kendi karar verebilir. Ancak beyin gelişimi ve dolayısıyla psikolojik gelişimi tamamlanmadığı için çocuklar kendileri için iyi olanı bilemeyebiliyorlar. Örneğin yazın palto giyse en fazla isilik olur, ama kışın ayazında askılı giymek istediğinde ne yapacağız? Ya da sürekli ve sadece makarna yemek istediğinde? Ya da balkondan sarkmak istediği ve siz tuttuğunuz için çığlık çığlığa ağladığında? Bu durumda hiç şüphesiz daha güçlü konumda olan anne babaya düşen pay büyük. Bu bir yelpaze. Kimi, daha net tarafta durur, kimi daha esnektir. Her olayda da yelpazede durduğunuz nokta değişebilir. Ama temel ilke hayati bir konu değilse ya da çocuk ciddi hasar görmeyecekse çocuğun isteklerini ön plana almaktır.

Her zaman doğruları yapamayız ve yapamamamız da çocuğu büyüten, özgürleştiren, kendi öz kaynaklarını kullanmaya yönelten bir durumdur. Çocuktan gelen yanıtlara açık olmak ve davranışlarımızı, düşüncelerimizi değiştirmeye istekli olmak, yani esneyebilmek önemlidir. Örneğin yemesi için ısrarcı oldunuz ve tükürdü. Buraya kadar sorun yok. Eğer ileri gittiğinizi fark edip çocuğun gösterdiği sınıra saygı gösterirseniz, yani yedirmeyi kesip “özür dilerim, sanırım doydun” derseniz sorun yok. Ama devam ederseniz çocuğun sınırını ihlal ediyorsunuz demektir ve bu, çocuğu zedeler. O ısrarın içinde “benim isteğim seninkinden üstün” demektedir anne baba.

Bizim toplumuzda sınır ihlalleri çok erken yaştan itibaren, bebeklikten başlıyor ve çocuğa aslında “Bu beden senin değil” mesajı veriliyor. Çocuklarımızın değil kendilik sınırlarını, psikolojik sınırlarını, beden sınırlarını bile tanımakta ve kabul etmekte zorlanıyoruz biz. Aslında ilginç bir şekilde henüz çocuk doğmadan, hamilelikle birlikte sınır ihlalleri de şiddetleniyor. Göbek büyüdükçe içindeki bebekle birlikte kadının bedeni de topluma mal oluyor sanki. Tanıdığınız hemen herkes, daha önce size hiç dokunmamış kişiler bile karnınızı avuçlayıp okşamakta sakınca görmüyor örneğin. Hatta tanımadığınız insanlar bile yolda sokakta dokunabiliyor. O sanki sizin karnınız değil, bebek.

Keşke bu yaklaşımın bebek büyürken toplumsal ve siyasi bir karşılığı da olsaydı. Bebek tüm toplumun çocuğu kabul edilse ve sosyal bir sistemle anneler desteklense, annelik izni en az 1 yıl olsaydı. Her işyerinde ücretsiz kreşler olsaydı. Devlet okulları kaliteli ve bilimsel olsaydı. Çocuğun eğitim masrafını ve hangi okula gideceğini düşünmek için bu kadar zaman ve para harcamak zorunda kalmasaydı anne babalar. Doğumundan, doktoruna, bakıcısından, kreşine her şeyi tek başlarına düşünüp, karar verip yetiştirmeleri gerekmeseydi. Sağlıklı çocuklar yetiştirmek ve sağlıklı bir toplum kurmak için çok mu?

Çocuklar biraz büyüdüklerinde “dur, ben yaparım”lar, “dökersin” “düşersin” “bırak, o pis”ler, elinden çekip almalar, itmeler kakmalar başlıyor. Bunlar hep sınır ihlali. Sınır katili bir toplumuz aslında. Erişkin olunca da herkes birbirinin işine karışma hakkını görüyor kendinde. Eşinin yerine kendi karar vermek, giyimine karışmak, çalıştırmamak, şu kişiyle konuşamazsın demek, ailesiyle görüşmesini istememek gibi… Hepsi, karşısındaki kişiyi kendinden farklı bir insan olarak görememekle, kendi sınırını bilememekle ilgili.

Çocuğun istedikleri ve istemedikleri, arzuları, zorlukları, gelişim düzeyi olarak yapabilecekleri ve yapamayacakları. Hiçbiri ihlal edilmemeli.

Yaş ve gelişim düzeyi olarak yapamayacaklarını beklemek ve zorlamak da bir ihlal. Erkenden yürütmeye çalışmak, henüz 4 yaşında sır tutmasını beklemek, susup oturmasını, bizim işimizi kolaylaştırmasını beklemek gibi gibi.. Her zaman kendimize bu istediğim şey, yaş, fiziksel ve psikolojik gelişim düzeyi olarak yapabileceği bir şey mi? diye sormak gerekiyor. Ama yanıt asla “Bilmemkimin aynı yaştaki çocuğu yapıyor O da yapabilir” değil. Kriter başkalarının çocukları olmamalı. Her çocuğun gelişiminin, mizacının, kişiliğinin, öğrendiklerinin birbirinden farklı olduğu da hep akılda tutulmalı.

Peki çocuk için sınırlar neden önemlidir?

Sınırlarımızı bilmek, bize güvende hissettirir. Koşulların belirli olması demektir.

Çocuklar sınırları hem delmek isterler, hem de kendilerine sınır konulmasını isterler. Delmek isterler çünkü kendi sınırlarının uzanabileceği yeri görmeleri gerekir.  Ne kadar yükseğe zıplayabileceklerini, ne kadar hızlı koşabileceklerini, nesnelerle neler yapabileceklerini merak ederler. Bir yandan da anne babanın sınırlarını ve tutarlılığını test ederler. Kendilerine sınır konulmasını isterler çünkü sınırlar güvenlidir.

Trafikte araç kullandığınızı hayal edin. Kuralları sık sık değişse; trafik bir sağdan bir soldan aksa, hız limiti bir 30’a düşse, birazdan 300’e çıksa... Yani bildiğiniz kurallar bir öyle bir böyle yer değiştirip dursa… Nasıl hissedersiniz direksiyon başında? Telaşlanırsınız, gergin hissedersiniz büyük olasılıkla. Çocuklar da değişip duran kurallar karşısında böyle hissederler. Bu nedenle az ve öz ama sabit kurallar koruyucudur.

Ancak aile büyüklerinin evine gidince ne olacak dediğinizi duyar gibiyim. Hassas ve yanıtı zor bir konu. Ama çocuklar farklı evlerde farklı kurallar olduğunu kolay kavrarlar. Örneğin arkadaşının evindeki kurallarla kendi evindekiler tutmayabilir. Bu durumu sorarsa “Bizim evimizde böyle, biz böyleyiz canım” diyebilirsiniz. Nedenini de açıklarsınız her zamanki gibi. Bir iki kez sorsa da sonrasında kendileri de “Biz bunlardan yemiyoruz” “Biz erken yatıyoruz” demeye başlarlar, yani sizin netliğinize göre kuralları içselleştirirler.

Nasıl bir yaklaşım?

Az ve öz kural; net, sakin ve tutarlı bir yaklaşım olarak özetlenebilir.  En önemlisi de anne ve baba aynı sınırı göstermelidir.

Sınır çizmenin yolu her zaman hayır diyerek dediğinizi yaptırmak da değildir. Örneğin kreşe gidecek ve giyinmek istemiyor ya da yemek yemek istemiyor.  İlginç bir hikaye anlatmaya başlamak çok işe yarar. Neyse ki çocukların dikkatleri kolayca dağılabilir ve erişkinlerin aksine çocuklar olumsuz duygudan hızlıca çıkabilir; ağlarken gülmeye başlayabilirler. Ben kendisi ve en yakın arkadaşının başrolde olduğu, hayvanlarla ilgili hikayeleri tercih ediyorum, ilgiyle dinlerken inatlaşmayı unutuyorlar ve o sırada giydirmek kolay oluyor. Hatta arada “hadi biraz da yemek ye devam edelim” diye hatırlatıyorum bile. Sonuçta bir sınır göstermiş ama bunu onları olumsuz duygudan çıkarıp merak ve keyif dolu bir ruh haline sokarak yapmış oluyorum.

Bazen de bir oyuna dönüştürmek, hatta bir yarışmaya çevirmek işe yarar. Not: çocuk bunun bir oyun olduğunu biliyor ve keyif alıyorsa sorun yok. Aksi halde acı verici bir hal alabilir.

Sınır koyma uğruna kendimizi de çocuklarımızı da germek, mutsuz etmek de pek doğru değil.  Asıl olan evdeki iklimdir. Hava durumları değişebilir, hatta zaman zaman sertleşebilir de. Ama iklim ılıman ve keyifli olmalıdır.

Bir de belki de en önemlisi, kurallar tüm aile için geçerli olmalı. Yemeğe oturunca kalkmamak bir kuralsa onu siz delmemelisiniz ki bu sınırın delinebilir olduğu fikri oluşmasın. Uyku saatinden bahsetmiyorum tabii ki, dokuzda yatacak değiliz.

Bazen de çocuk sizi öyle bir duvara dayar ki yaptırım uygulamanız gerekebilir.  Her şeyin bir nedeni bir sonucu vardır. Mümkünse kendi neden olduğu şeyin sonucuna katlanmalıdır. Yaptırım bu yönde olmalı. Örneğin uyku saatini geciktirdi (Acıktım, şimdi de susadım, hadi bi de çişim geldi, şu oyuncakla azıcık oynasam vs..), rutin kitap okuma saatinden yedi. O halde normalde 2 kitap okuyorsanız 1 kitap okuyabilir, ya da okumayabilirsiniz. Yemeğini zamanında bitirmediyse önce uyarıp, tekrarlarsa da yemeğini kaldırabilirsiniz. Ama uyku saatini geciktirdi diye ertesi gün akşam yemeğinde tatlı yok derseniz, bu neden sonuç ilişkisi kurabileceği bir şey değildir. Ceza gibi algılar. Hem de yarın çok geç olur. Sonucunu hemen görmesi, sınırlara uyması açısından önemlidir.