En yakınını kaybeden çocukla ölümü konuşmak

En yakınını kaybeden çocukla ölümü konuşmak

Deniz Arık Binbay/Psikiyatrist
07/02/2017 Salı

İki hafta önceki yazımızda çocuklarla ölümü konuşmanın biçimlerinden bahsetmiştik.

Bir çocuğa genel olarak ölümü, bir kavram olarak ölümü anlatmakla, çok yakınlarından birini kaybetmiş olan çocuğa ölümü anlatmak arasında farklar ve bazı hassasiyetler var.

Bu çok zor konunun hiçbirimizin hayatına değmemesini temenni ediyor, ama değerse de çocuklarımızı koruyabilmek için hazırlıklı olmak adına devam ediyoruz.

Anne baba ya da kardeşlerinden birini kaybetme durumunda çocuk için halen yaşamını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu, her gün gördüğü biridir söz konusu olan. Bu durumda bazı şeyler sonsuza kadar değişir.

Kalan ebeveyn çocukla konuşmalıdır. Eğer henüz hazır hissetmiyorsa bir gün gibi kısa bir süre ölen kişinin çok hasta olduğu ve o nedenle üzüntülü olduğu söylenebilir.

Çocuk çevredeki üzgün havayı görür, sezer ve eğer nedenini bilmiyorsa daha da kaygılanır. Belirsizlikler bizi tedirgin eder. Bir sahne hayal edin. Bir gün işe bir gidiyorsunuz herkesin yüzü asık, ağlayanlar var, işler yapılmıyor ama soruyorsunuz “yok bir şey, sen işine devam et” diyorlar. Üstelik en güvendiğiniz kişiler de ortada yok. Ne hissedersiniz?  

Bu nedenle çocuğun hissettiği gerginliği tanımlı bir üzüntüye dönüştürmek bile çocuk için önemli bir şeydir.

Anlayabileceği bir dille, yaşına uygun bir şekilde anlatılmalı, soyut kavramlardan kaçınılmalıdır. Dini kavramlar soyuttur ve 10 yaşından önce çocuklar bu kavramları anlayamazlar.

Örneğin şöyle bir açıklama yapılabilir: “Annen/baban çok hastalandı, doktorlar çok çalıştılar ama bazen ağır hastalıklarda hastalığı yenemezler. Şimdi de öyle oldu. Annen/baban öldü. Onu artık göremeyeceğiz ama anılarımız yaşadıklarımız bizimle birlikte hep kalacak. Özlediğimizde eski fotoğraflarına bakabiliriz, eski videolarını seyredebiliriz, beraber anılarımızı konuşup onu hatırlayabiliriz.” Önceki yazıda ölümü anlatmak için önerdiğimiz çiçek metaforu ve doğaya karışma şeklinde de anlatılabilir. Ancak açıklama çok uzatılmamalı, çocuğa sorma ve duygularını ifade etme olanağı verilmelidir.

Ölüm kavramının geri dönüşsüzlüğü belirtilmelidir. Yoksa çocuk sürekli gidenin geri gelmesini bekleyerek zamanını geçirir. Yas tutabilmek için öncelikle kaybın kesin olması gereklidir. Sağlıklı giden bir yas süreci de büyümenin ve yeniden yaşama tutunabilmenin ön koşuludur.

Bu nedenle annen bizi yukardan izliyor, söylediklerini duyuyor, sen ağlama o üzülür gibi ölümlülerin değil canlıların dünyasına ait eylemler atfedilmemelidir. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun sonuçta çocuğun yas sürecini zorlaştırır, kafasını karıştırır.

Ölüm uykuyla özdeşleştirilmemelidir. Yoksa çocuk uyumaktan korkmaya, uyuyamamaya başlayabilir.

“Ölen kişi artık yemek yiyemez, yürüyemez, konuşamaz, duyamaz, göremez ve uyuyamaz. Biz de onu göremeyiz ve duyamayız” şeklinde geri dönüşsüzlük vurgulanabilir.

Herkesin kayba verdiği tepki birbirinden farklıdır. Kimi ağlar, kimi tamamen susar, kimi yok sayar. Çocukların erişkin gibi yas tutabilmeleri mümkün değildir. Öncelikle çoğunlukla yok sayarlar. Kabullenmek çok zor hatta imkânsız olduğu için, yapılabilecek en iyi şey yok saymaktır. Duruma üzülmediği, ölen kişiyi özlemediği ya da sevmediği anlamına gelmez. Yalnızca kendini kaybın yakıcı etkisinden korumaya çalışıyordur.

Duygularını anlatması için çanak tutulmalı ama ısrarcı olunmamalıdır. Çocuk üzüntüsünü kızgınlığını, hayal kırıklığını, terk edilmişlik hissini paylaşabilmeli. Çoğunlukla bir çocuk annesini ya da babasını kaybettiğinde iyi niyetli bazı aile büyükleri “ sen güçlü ol, bak annen zaten üzülüyor”,“bundan sonra annene sen destek olacaksın” hatta büyük erkek çocuksa “ artık aile reisi sensin, annen de kardeşin de sana emanet” derler. Tüm bunlar “duygularını bastır, diğerleri için kendini feda et” anlamına gelir. Sağlam bir dizi telkinden sonra maalesef birçok çocuğun yapılması gereken buymuş gibi, annesi üzülmesin diye ağlamadığını, evdeki işleri üstlendiğini, hatta çalışmaya başladığını da görüyoruz. Çoğunlukla ancak yıllar sonra terapide konuşulabiliyor, tabi kişi terapiye gelecek kadar şanslıysa.

Genellikle çocuğun yanında üzüldüğünü belli etmemeye, en azından ağlamamaya çalışılır geride kalan ebeveyn. Bu herkes için çok zordur. Hem yapaylık anlaşılır, hem de duygular içeride tutuldukça birikir ve patlar. Çocuk yas tutmayı da ebeveyninden öğrenir. Ebeveyni üzgün görmek başlangıçta zor gelse de zaman geçtikçe toparlandığını, gülebildiğini, işine gücüne dönebildiğini görmek çocuğa iyi gelir. Kendisinin de üzülebileceğine ama sonra iyileşebileceğine dair bir rol modeli olur.

Çocukla bu konu konuşulabilir de. “Ben çok üzgünüm, anneni/babanı çok özlüyorum ve O’nu göremeyeceğim için üzülüyorum ama günler aylar geçtikçe daha iyi olacağım. Şimdi üzüntümüzü yaşamak sonra iyileşmemizi kolaylaştıracak.” denebilir.

Yas sürecinde birçok duygu yaşanır. Özlem, üzüntü, kendi ölümüne/geleceğine dair kaygı ve suçluluk duygusunun yanı sıra giden kişiye öfke de hissedilir, doğaldır. Çocukların ebeveynlerine çok ihtiyaç duydukları bir dönemde ölüm nedeniyle kendilerini terk edilmiş hissetmeleri çok doğaldır. Bu öfkenin de dışa vurulabilmesi yas sürecinin ileriki aşamalarını kolaylaştırır. Öfke bastırılırsa yas süreci bozulur ve zorlaşır.

“Evet haklısın, bazen ben de kızıyorum, keşke yanımızda olsaydı diye istiyorum. Ama o da ölmeyi istemezdi, bunu O seçmedi, sadece çok hastalandı/ciddi bir kaza geçirdi ve öyle oldu. Bu ölümün seninle ya da benimle, bizimle bir ilgisi yok.” şeklinde konuşulabilir. Burada çocukların büyüsel ve benmerkezci düşüncelerinin etkisini de azaltmış olursunuz. Özellikle okul öncesi çocuklar, hatta ergenliğe kadar azalarak devam eden şekliyle çocuklar benmerkezci düşünürler. Sanki güneş bile onları ısıtmak için doğuyordur. Kötü olaylar için de kendilerinin neden olduğunu düşünme eğilimindedirler.

En kısa sürede rutine dönmek koruyucudur. Kendini her zamanki bildik ortamlarda ve zaman döngüsünde bulmak güvende hissettirir. Bir an önce okuluna gitmeye başlamalıdır.

Cenazeye katılma konusu da çok konuşulan ve düşünülen bir mevzudur. Ergenlik döneminden önce çocukların cenazeye ve özellikle de defin işlemine götürülmeleri, hele de ölüyü son kez görmeleri çocukta şiddetli korkulara yol açabilmektedir, yapılmamalıdır. Kendisi illa ki görmek istiyorsa ve yüzünde bir hasar/ şekil ya da renk bozukluğu yoksa 10 yaş üzerinde gösterilebilirse de çocuğun yaşamının sonuna kadar bu imgeyle yaşayacağı hesaba katılarak karar verilmelidir.

İlk haftalar geçtikten sonra ise yeni yaşama adaptasyon zorlukları başlar. Ölmüş olan ebeveynin insani hatta zman zaman olumsuz yanlarından da bahsedilmesi önemlidir. Ölen işi tümden iyi olarak anlatılır ve yüceltilirse özellikle ergenlik döneminde çocuğun ebeveyni geçebilmesini, değersizleştirmesini zorlaştırır.

Yas sürecinde en çok zorlanılan bir konu da sınır konulmaması, çocuğa acıma nedeniyle çocuğun arzularının sonuna kadar doyurulmaya çalışlmasıdır. Diğer ebeveynle uyumaya başama, aşırı oyuncaklar alınması, ölümün yadsınmasını kolaylaştıracak hertür aşırı girişim…

Ölen kişinin fotoğraflarının topluluklayken ve yaşamın içindeyken çekilmeiş fotoğraflar olamsına özen göstermek gereklidir. Tek, donuk ve direk yüze bakan fotoğraflar yas sürecini de dondurabilir ve zorlaştırabilir.

Kayıplar yaşamın bir parçasıdır. Doğumdan itibaren kayıplarla büyüyoruz. Memeyi bırakıp biberona, biberonu bırakıp bardağa geçiyoruz. Ancak yerine başka ve gelişim sürecinde daha uygun birşey konamayacak kayıplarsa çok daha zor. Olabildiğince desteklenmeli, çocuğun hiç olmazsa sağlıklı bir şekilde yas tutabilmesine zemin hazırlanmalı. Kayıbın üstesinden gelmesine yardımcı olmak için sanatsal etkinliklere yönlendirilmesi de kendini ifade etmeyi artıracaktır. Belki sorsak tercih etmezlerdi ancak sanatçıların önemli bir kısmının küçük yaşlarda anne kaybı olduğu saptanmış.

Ölümle yaşamı nasıl dengelediğimiz ve kayıplara nasıl tepki verdiğimiz bizi biz yapan en önemli etmenlerden.

Çocuklarımızın yaşam enerjilerini çoğaltacak güzel günlere...