Çocuğu nesneleştirme: Anne babalarınca 'görünmez' olan çocuklar

Çocuğu nesneleştirme: Anne babalarınca 'görünmez' olan çocuklar

Deniz Arık Binbay/Psikiyatrist
16/02/2016 Salı

Bir çocuk nereye kadar annenin ya da babanındır? Bebeğinize/çocuğunuza neler yaptırabilirsiniz?  Neler yaptıramazsınız? Sınırımız nerede?

Temel haklarından bahsetmiyoruz sadece.

Örneğin bir bebeğin uyurken çeşitli şekillere sokulup çekilen fotoğrafları geliyor gözümün önüne. Ellerini çenesine koymuş gibi bir poz, bebeğin başını yukarda tutmak için uğraşan anne baba ve fotoğrafçı. Defalarca uğraşmışlar o elleri çenesinde uyuyakalmış gibi görüntüyü yakalamak için.. Bebeğin başı defalarca kaymış düşmüş ellerinin üzerinden. İşte karşı çıktığımız tam da bu “mış gibi”lik hali.. “Görüntü”nün aslın ve doğalın önüne geçtiği, sunum nesnesi olma hali.. Evet, çok güzel bir fotoğraf olabilir ancak çocuğun o anki ihtiyaçlarına, fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişim düzeyine uygun mu yapılan? Gerçek mi? Vitrin mi? Çocuğun olduğu hal mi? Olması istenen, olmayan hali mi?

İşin ilginç yanı bazı hallerde çocuk da anne babaya uyum sağlayabilir, hatta onaylarını ya da sevgilerini kazanmak için normal şartlarda istememesi beklenen şeylere rıza gösterebilir. Tabii ki kendisi üzerindeki sonuçlarını algılama yeteneğine sahip olmadığı, anlık ve basit düşündüğü, sınır kavramı tam gelişmediği için. Kendisinden kat kat büyük ve güçlü görünen anne babasına hayır demek zor olduğu için, bazen de onları üzmemek için.

Bir video vardı, birkaç yıl öncesine kadar internette dolanıyor, izleyenlerin kimi gülüyor, kimi üzülüyor, kimi aileye kızıyordu. 4-5 yaşındaki bir kız çocuğunun bilgisayar oyunu oynarken öfke ve üzüntüyle kendinden geçme halini gösteriyordu. Çocuk sahibi olan çoğumuzun izlemeye yüreğinin dayanmadığı o görüntüleri öz anne babası nasıl çekmişti? Dahası videoyu nasıl düşünmeden youtube’a yüklemişlerdi? Nasıl gülebilmişler, çocuğun yaşadığı acıyı nasıl görememişlerdi? Çocuklarının acı çekmesini istedikleri için değil elbette, kendi ihtiyaçları gözlerini kör ettiği, empati kurmalarını engellediği için olmuştu büyük ihtimalle. Daha derin başka sebepler de var mutlaka.

Kendi doktor olamadı diye çocuğunun doktor olmasını isteyen çok sayıda doktor anne babası var. Ya da kendisi gitar çalamadı diye çocuğuna gitar alanlar. Aslında kendi izinden gitmesini istemek de benzer bir tutum. Çocuğunun büyüyüp kendi şirketini sürdürmesini istemek ya da benim gibi şiir sevsin, kaykaya binsin demek gibi.. Çocuğunun solcu, milliyetçi, dindar ya da dinsiz olması için çocuğu hazır olmadığı, henüz anlamadığı kavramlarla boğmak, bizim ideallerimize ya da inançlarımıza göre giydirmek, kendi ihtiyacımız için bir kalıba sokmaya çalışmak gibi.. Yapamadıklarımızı yapma misyonunu yüklemek de, küçücük bir çocuğa başörtü takıp namaz kıldırmak da, kendimiz solcuyuz diye çocuğumuza bebekken slogan attırmak da az ya da çok benzer motivasyonları içeriyor. Çocuğu nesneleştiriyor. Kendi gücümüzü, inancımızı çocuğumuz yoluyla teşhir etmeye yarıyor.

Kimi idealler ve öğretilerin diğerlerinden üstün, iyi vs. olduğu iddia edilebilir, belki doğrudur da, ancak bunlar erişkinleri ilgilendirir, çocukları değil. Zaten iyi bir ebeveyn çocuk ilişkisi kurulmuşsa, çocuk, anne babası gibi olmak, onlar ne yapıyorsa onu yapmak isteyecektir. Ergenlikteki uzaklaşma döneminden sonra da nasılsa az ya da çok armut pişip dibine düşecektir.

Bu yapılan şey kimin ihtiyacını karşılıyor? Temel soru bu olmalı. Cevabı çoğu zaman kolay değildir. Çocuk da değişik şekillerde giyinip fotoğraf çektirmekten keyif alabilir tabii. Ancak örneğin erkek çocukların sünnet ettirilmesi kimin ihtiyacını karşılar? Bunun net yanıtı var mıdır? Kesin bir doğru var mıdır?

Bizim toplumumuz için belki bunlar şaşırtacak, erken sorular olabilir. Çünkü bizde ergen olduğunda bile halen gencin ne giyeceğine ya da giymeyeceğine, saçını uzatıp uzatmayacağına anne baba karar veriyor. Hala bazı gençlerin üniversiteye giriş formlarını anne babaları dolduruyor. Evlenip boşanan 35 yaşındaki kızının yalnız yaşamasına izin vermeyenler ve bu ebeveynlerin sözlerine uymak zorunda hisseden “çocuk”lar var bizim ülkemizde. Sorduğunuzda hep çocuklarının iyiliği ve zarar görmemeleri içindir bütün bunlar. Ancak çocukların asıl bu “mış gibi” likten nasıl zarar gördükleri düşünülmez, görülmez.

Peki çocukları bir vitrin olarak kullanmak, bir şekilde kendi isteğini arzusunu çocuk aracılığıyla gerçekleştirmek çocuğu “görememek” değil midir? Çocuğu ayrı bir varlık, istekleri arzuları, kişiliği, tercihleri olan bir insan olarak görememek değil midir? Öyledir. Çocuğu kendisinin bir uzantısı olarak, tam olarak ayrışmamış bir parçası olarak görmektir. Bir nevi “çocukta kendini görme” halidir. Bu durum, kendi çocukluğunda yeterince aynalanmamış, narsisistik ihtiyaçları yeterince karşılanmamış kişilerde olur daha çok. Yani yeterince sevildiğini ve sadece kendisi olduğu için sevildiğini hissedememiş kişilerde. Bu hissedememe nedeniyle sevilme depoları boştur ve kendi ihtiyaçları ön plandadır. Ve tabii bu şekilde aynı yapı nesilden nesile aktarılıp gider. Olduğu gibi sevilemeyen, tekrarlayan kereler anne-babanın istediği şekilde olmaya zorlanan bir çocuk, erişkin olduğunda kendi bebeğini de olduğu gibi sevemeyecektir, Onu bu kez kendi istediği gibi olmaya zorlayacaktır.

Çocuğumuzla ilgili arzularımızın, beklentilerimizin olması her zaman kötü müdür? Ya da nereye kadar normaldir? Hepimiz önce zihinde tasarlanmış, sonra gerçekler (genetik ve sosyal çevre) ile biçimlenmiş kişilikler değil miyiz?

Hepimiz çocuklarımızın güzel bulduğumuz fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıyor, telefonda birbirimize gösteriyor, yolda sokakta çocuklarımıza övgüler düzüldüğünde sevinmiyor muyuz? Az ya da çok. Neden seviniyoruz? Bizim çocuğumuz olduğu için, bize de bundan narsisistik bir pay düştüğü için seviniyor, gururlanıyoruz. Biraz bencilce yani. Kötü değil, sadece öyle. Bunu bilmek ve kabul etmek önemli. Tıpkı çocuk dünyaya getirmek gibi, bencilce. Kendi arzumuz ya da narsisistik ihtiyacımız için, beki toplumsal bir statü, eşle daha derin bir bağlanma, garanti ihtiyacı, anne/ baba olmayı tatma, yaşlılıkta yalnız kalmama gibi arzularımız için..

Tabii sonra çocuğun iyiliği ve ihtiyaçları için çabalayıp durmaya başlanıyor ancak bu da doğanın bir oyunu işte, bencilce arzular olmasa türün devamı da olmazdı. Yani önce bir parmak bal çalıyor doğa ağzımıza, hatta çalmadan önce balın hayalini düşürüyor aklımıza… Zaten doyum veren bir yaşantı olmasa, bu kadar zorluğa rağmen tercih edilen, sürdürülebilen bir iş olmazdı çocuk bakmak.

Peki sorun nerede başlıyor? Sorun, “Bu fotoğraf ya da video neye hizmet ediyor, kimin ihtiyacını karşılıyor?” sorusunun cevabında. Ve tabii ki çocuğun reaksiyonunda. İstemiyor, sıkılıyor, mutsuz oluyorsa hemen, her neyse yapılan, bırakılmadır. Bu geribildirimi açık ya da örtük aldıktan sonra devam etmek, hatta çocuğu istemediği için suçlamak ve azarlamaktır travmayı yaratan. İlk eylem değil.

Çocuklarımızı geniş topluluklara anlık bir beğenme için sunulan bir görüntü, tüketilip geçilecek bir nesne olmaktan çıkarmak istiyor muyuz?

O halde bu durum neden bu kadar yaygınlaştı bir bakmak gerek. Sadece birkaç kişinin kendi narsisistik ihtiyaçlarını karşılaması mı bu? Yoksa hep birlikte başka bir sürecin içinden mi geçiyoruz? İnsanlar bu kadar narsisistik miydi eskiden de? Yoksa içinde yaşadığımız kapitalist düzen iliklerini sömürür, yaşanılan anların içlerini boşaltırken bizler de doymak için reklam sahnelerine öykünür mü olduk? Sorulacak çok soru,verilecek çok cevap var.

Sosyal medya kullanımı ile girdiğimiz teşhircilik çağında doğallıktan “-mış gibi”liğe geçiş çok hızlı oldu. Çocuklarımız da bundan paylarını aldılar. Haftaya selfie çocukları ile devam edeceğiz.

Doğallıkla kalın, akıllı telefonlara gülümsediğiniz kadar, çocuklarınızın gözlerine bakarak yürekten de gülümseyin..

Katkı ve öneriler için; [email protected]