Evrenselliğin adası: Hepimiz Haitiliyiz

Pazartesi, 05 Nisan 2010 22:50

Yaklaşık elli bin yıl önce doğum yeri Afrika’yı kitleler halinde terk etmeye başlayan insanlık Asya, Avustralya ve Avrupa’nın dört bir yanına yayılmaya başladı. Bu göçmen toplulukların küçük bir kolu, on beş bin yıl kadar önceki buz çağında donarak kara haline gelmiş olan Bering Boğazı’nı aşarak Sibirya’dan Alaska’ya, yani Asya’dan Amerika kıtasına geçmeyi başardı. Daha sonraki birkaç bin yıl içinde, bu iki kıtayı birleştiren buzlar eridi. İnsan ailesinin çocukları, doğumdan hemen sonra yolları ayrılan ikiz kardeşler gibi, birbirinden ayrı düştü. Uzun bir sessizlik izledi bu büyük ayrılığı: On bin seneden fazla sürecek olan iki ayrı medeniyet deneyine girişti insanlık, dünyanın diğer ucundaki akrabalarından tamamen habersiz...

Türk filmlerini aratmayan bu aile dramı, Kristof Kolomb’un 1492’de “Yeni Dünya’ya” ayak basmasıyla ikinci perdesini resmen açtı. Ne dünya yeniydi, ne de üzerine ilk kez ayak basılıyordu, ancak Kolomb ve onu takip eden Avrupalılar, ikiz kardeşlerini tanıyamadılar. Bulaşıcı hastalık, savaş ve katliam sonucu, yalnızca yüz elli sene içinde Amerika’nın toplam nüfusu elli milyondan sekiz milyona kadar düştü. Peki bu akıl almaz kıyım işgalci ülkelerde nasıl meşrulaştırılıyordu? Bu yöndeki girişimlerin en ciddisi, sömürgeciliğin ilk yıllarında Juan Ginés de Sepúlveda adlı bir İspanyol ilahiyatçıdan geldi. Sepúlveda’ya göre işgal dört sebepten dolayı haklıydı: Birincisi, yerliler boyunduruk altına girmeye muhtaç barbarlardı. İkincisi, ilahi hukuka karşı geldikleri için dışarıdan müdahaleyi hak ediyorlardı. Üçüncüsü, puta tapanlar tarafından kurban edilen insanlar kurtarılmalıydı ve dördüncüsü, işgal yoluyla tanrının kelâmı burada hakim kılınmalıydı. Benzer şekilde, Sepúlveda’nın işgal yanlısı iddialarındaki mantığın, Haiti depreminin ardından özellikle ABD medyası ve devlet politikalarında kusursuz bir şekilde işlediğine şahit olmuyor muyuz?

Depremi fırsata çevirmek
Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, geliştirdikleri söylem kuramını tanıttıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji adlı kitapta depremle ilgili bir örneğe yer verir. Yazarlara göre, bir deprem asla yalnızca bir deprem değildir zira bunun gibi bir fiziksel gerçeklik, içinde bulunulan genel siyasi-söylemsel düzlemde temsil edilme şekline göre farklı anlamlar kazanabilir (tanrının gazabı, jeolojik bir olgu, vs.). Kitaptaki bu örnek en acı haliyle kendini görünür kılıyor bugün zira Haiti depreminin medya ve siyasette yaygın olarak konumlandırıldığı egemen söylem, “depremi fırsata çevirerek” yüzyıllara dayanan sömürgecilik pratiğinin öğelerini olduğu gibi yeniden üretiyor. Diğer bir deyişle, deprem Haiti’yi yerle bir etmekle kalmadı, aynı zamanda Sepúlveda’nın işgalciliğinin modern biçimlerine yeni bir oyun alanı açmış oldu.

Buna göre, birincisi, Haitililer barbardır. Depremin yıkımından, acısından ziyade Haitililerin birbirini yağmalaması ile ilgili haberlerin başlıkları süslemesi bunu her gün bize hatırlatır. İkincisi, Haitililer önce köleliğe, sömürgeciliğe ve sonra da daimi ABD müdahalesine direndikleri için “ilahi hukuka” karşı gelmişlerdir. Medya yorumlarında ülkenin yoksulluğu ve geri kalmışlığının sık sık bu devrimci geçmişle ilişkilendirilmesi bu anlamda tesadüf değildir. Üçüncüsü, Haiti’yi, başıboş bırakılmaya gelmeyen Haitililerin gazabından korumak şarttır bu nedenle bölgeye yardımdan kat kat fazla silah ve on binlerce ABD askeri gönderilmesi insani bir zaruriyet haline gelmiştir. Dördüncüsü, modern çağın tanrısı olan neoliberal piyasanın kelâmı, zaten açlıktan kırılan bu ülkede daha da hakim kılınmalıdır. IMF’nin yüz binlerce cesedi enkazdan çıkarmakla uğraşan Haiti’ye para hibe etmek yerine yapısal reformlar karşılığında kredi vermesi bu yüzden caizdir.

Depremin hemen ardından ABD’de farklı kaynaklarca yapılan iki “talihsiz açıklama”, bu zihniyetin ilk başta çıplak gözle görülemeyebilecek “temel içgüdülerini” açığa çıkarıverir. Önce ünlü Evanjelist yorumcu Pat Robertson, Haitililerin bağımsızlık savaşını kazanmaları karşılığında ruhlarını şeytana sattıklarını ve bu yüzden o günden beri çeşitli şekillerde lanetlendiklerini söyledi. Bu “7.4 yetmedi mi?” türünden ifadenin hemen ardından, en etkili muhafazakar düşünce kuruluşlarından Heritage Foundation, “ABD’nin Haiti’deki trajik depreme verdiği yanıt, Haiti ekonomisi ve hükümetini yeniden şekillendirmek ve bölgedeki ABD imajını düzeltmek için fırsat sunuyor” şeklinde bir bildiri yayımladı. Sonradan hemen düzeltilen ve yanlış anlaşıldığı ifade edilen bu iki açıklamayı, ABD dış politikasının Freudyen dil sürçmeleri olarak okumak gerekmez mi?

Haiti’nin evrenselliği
Enkaz altından canını güçlükle kurtarabilen Haitilileri bugün savaş araçlarıyla dolaşan binlerce asker ve derinleştirilmiş neoliberal siyasalarla ellerinden çalınmış bir gelecek bekliyor. Ancak tüm imkânsızlıklara rağmen tarihin akışını bir kez değiştirmeyi başarmış bu talihsiz halk, dünyanın her yanındaki destekçilerinin de yardımıyla, sanıldığı kadar kolay pes etmeyecek. İki yüz sene öncesinden bir hikaye, Haiti halkının mücadelesinin bu beynelmilel niteliğini bize anlatıyor:

Haiti’deki bağımsızlık hareketini bastırmak üzere Napolyon ordusunu bu bölgeye gönderir. Fransız askerler karada ilerlerken uzaklardan müziğe benzer uğultular duyarlar. “Tamam” derler, “barbar Haitililer ilkel savaş danslarını yapıyor olmalı”. Ancak iki ordu arasındaki mesafe azalıp uğultular netleştikçe, Fransız askerler kulaklarına inanamaz, ne yapacağını şaşırır: Haitili askerler hep bir ağızdan Fransız Devrimi’nin simgesi La Marseillaise’i söylemektedir –hem de Fransızların yüzlerine karşı! Buradaki mesaj açıktır: “Aydınlanma ile ulaştığınız eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi evrensel idealleri hayata geçirmeyi beceremediniz, yüzünüze gözünüze bulaştırıp tüm bu değerlere ihanet ettiniz. O zaman bırakın da biz gerçekleştirelim!”

Bunu takip eden iki yüz sene içinde işgaller, darbeler, kitlesel kıyımlar, tazminatlar ve yoksulluk gibi badirelerden geçmiş Haiti halkı Sepúlveda’nın takipçileri aksini iddia etse de, bugün bütün zorluklara rağmen hepimize insanlık dersi veriyor. Kökeni doğrudan insanlığın doğum yeri olan Afrika’ya dayanan Haiti halkının böyle bir evrenselliğe ulaşmasından daha sembolik ve anlamlı ne olabilir ki?

Sonuç olarak, bir depremin asla yalnızca bir deprem olmaması örneğinde olduğu gibi bugün şahit olduğumuz deprem sonrası müdahalelerin de masumane, siyaset bulaşmamış bir insanlıktan çok daha fazlasına denk düştüğü unutulmamalı. Birçoklarının ifade ettiğinin aksine, “sözün bittiği yer” değil Haiti’deki deprem. Aksine, söz daha yeni başlıyor: Her ne kadar Türk filmimizdeki “kötü adamlar” gerçeğin üzerini örtmeye çalışsa da, biz dünyanın öbür ucundaki ikiz kardeşlerimizi tanıyoruz.

Efe Peker, Simon Fraser Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, Doktora Öğrencisi