Bu kadar musibet, Peru halkına yetecek mi?

Latin Amerika’nın toprakları en güzel ve en zengin ülkelerinden biri olan talihsiz Peru, beş büyük sınır komşusuyla toplam ABD kadar ticaret yapamaz hale getirildi. Asırlık “serbest ticaret” mücadelesinde bir sonraki raund nisan ayında.
Perşembe, 09 Aralık 2010 17:34

Peru Hükümeti, son bir yıl içinde tam altı tane serbest ticaret anlaşmasına imza attı. Bunlardan ilki olan, ABD ile yapılan anlaşma yürürlüğe gireli neredeyse iki yıl geçmesine rağmen hükümet, bu anlaşmaların işçi haklarına, çevreye ve tarımsal üretime vereceği kesin olan zararları telafi etmek için hiçbir önlem almamakla suçlanıyor. Peru, 2008 yılında dünya çapında bir ekonomik yavaşlamaya yol açan finansal krizinden çıkarken kıtada “en hızlı büyüyen ülke” unvanını ele geçirdi.

Hükümet, bu hızı kullanarak kıtada ve ülkede on yıllardır dayatılan kirli liberal politikaları bir kez daha aklama ve önümüzdeki nisan ayında düzenlenecek başkanlık seçimlerinde oya çevirme çabasında.

1 Şubat 2009 tarihinde ABD ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasının ardından Alan Garcia hükümeti, Şili, Kanada, Singapur ve Çin ile de benzer anlaşmaları uygulamaya koydu. Bu yıl da Meksika, Japonya ve Güney Kore ile görüşmelere başladı. Meksika ile de yılbaşından itibaren serbest ticaret rejimine geçiliyor. Avrupa Birliği ile yapılan görüşmeler, bazı teknik ayrıntılar haricinde tamamlanmış durumda. Bugünlerde de Tayland'la bir anlaşma hazırlanıyor.

Serbest ticaret anlaşmaları, Peru’nun ekonomik büyümesi ve ülkedeki yıkım arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılması için bazı veriler ve olguların vurgulanması gerekiyor. Ama bu bilanço çıkarıldığında, mevcut neoliberal reçetenin bir “başarı hikayesi” olmadığını anlamak zor değil.

Beş başlıkta yoğunlaşan büyük saldırı
İlk olgu, ülkede sendikacılığın çöküşü. 2007 ylında imzalanan toplu sözleşme sayısı 434 iken 2009 yılında bu rakam 233’e, yani neredeyse yarısına düştü (1). Çalışma bakanlığının yürüttüğü işyeri güvenlik ve sağlık denetimlerinin sayısı da hemen hemen aynı oranda azaldı.

İkinci ve daha çarpıcı bir olgu, tarımsal çöküşle ilgili: ABD ile yapılan anlaşmada Peru’nun koruma altına aldığı kuşkonmaz, mango, tatlı biber gibi ürünler, toplam toprakların sadece yüzde üçünde yetiştiriliyor.

Toprakların yüzde 73’ünde yetiştirilen patates, pirinç, mısır, kahve, şeker kamışı ve pamuk ise serbest ticarete açıldı ve bu ürünler ABD tarafından destekleniyor. Yani bu ürünleri yetiştiren ABD çiftçilerine hükümet teşvik-prim uyguluyor.

Üçüncü ve belki de en çok gürültü kopartan olgu ise maden ve ormancılık yasası. Peru yerlileri, anlaşmanın doğrudan bir sonucu olarak hazırlanan yeni yasaların yaşadıkları ormanlık alanları yağmaya açtığı iddiasıyla ciddi bir direniş başlatmış durumdalar. Yerli kabilelerin geçimini sağladığı ormanların kesilmesine ya da zehirlenmesine yol açan madenler, kıtanın en büyük ikinci maden rezervine sahip ülkede yerlileri ormandaki tüm canlılarla birlikte büyük bir yıkıma mahkum ediyor. Ülkenin kereste, petrol, gümüş, bakır ve molbiden potansiyeli, tekellerin iştahını kabartmış durumda. Geçen yılın haziran ayında Bagua eyaletinde 33 yerli ve polis protestolar sırasında çıkan çatışmalarda öldü. Tasarıda olaylar sonrasında yapılan bazı değişiklikler, uzmanlar tarafından yetersiz veya tümüyle makyaj olarak nitelendiriliyor.

Dördüncü olgu, ilaç sektörüyle ilgili. ABD baskısıyla çıkarılan yeni ilaç yasası, tekellerin patentleri, ilaç geliştirildikten sonra beş yıl boyunca ellerinde tutma hakkı veriyor. Yani ülkeye bir tekel tarafından sokulan bir patentli ilaç, beş yıl boyunca sadece bu tekel tarafından ve istenen fiyata satılabilecek. Böylece yerli ilaç üreticileri de kısa sürede silinecekler. Daha önce bazı durumlarda, tekeli kuran şirketin ilacı iç piyasaya dünya fiyatlarının 21 katına varan fiyatlarla sürdüğü görülmüş (2).

Son darbe de Çin ile yapılmakta olan anlaşmayla geliyor: Dericilik ve tekstilde Çin ürünlerine konmuş olan vergilerin kaldırılmasıyla birlikte toptan bir çöküş ve bir işsizlik dalgası bekleniyor.

Karşılığında sağlanan avantajlar kime yarıyor?
Peru, Çin ekonomisinin yarattığı büyüme ve talep sonucu maden cevheri fiyatlarındaki hızlı artışın en olumlu etkilediği ülkelerden biri. Diğer maden zengini Şili, Avustralya gibi ülkelerle karşılaştırıldığında bir özelliği hemen dikkat çekmekte: Kıtanın bu üçüncü büyük ülkesinde, nüfusun yüzde 45,6’sı yoksulluk sınırının altında yaşıyor, en zengin yüzde 10 ise milli gelirin yüzde 38’ine el koyuyor. Nüfusun sadece yüzde 15’i beyaz ırktan. Bir de ülke, ABD’nin en önemli ticari ortaklarından biri olarak güçlü bir işbirliktçi ticaret burjuvazisine sahip. Bu kümelerin kesişme alanlarının hakim niteliğini tahmin etmek güç değil (3).

Diğer deyişle ABD madencilik ve tarım tekelleri tarafından yağmalanıyor. Öyle ki Brezilya, Şili, Ekvador, Bolivya ve Kolombiya’nın oluşturduğu sınır komşularıyla olan toplam ticareti, ABD ile yaptığı ticaretten daha az!

Para tapınaklarının haber tekelleri, sürekli olarak Peru tarımsal ihracatının önümüzdeki üç-dört yılda nasıl katlanacağından bahsedip duruyorlar. Ama tarımsal alan ve nüfus kriterleri gözetilerek yapılan incelemeler, kalkınma endeksleri parametrelerinin seyri, ülkedeki büyümenin tümüyle bir zengin palazlanmasından ibaret olduğunu gösteriyor.

Ülkenin en temel sorunu, maden ihracatına bağımlı bir ekonomiye sahip olması ve dünya maden fiyatlarında hızlı düşüş olduğunda mutlaka krize girmesi. Garcia’nın “başarı hikayesi” yazdığı dönemde bu bağımlılıktan kurtulma konusunda hemen hiç yol alınmadı. Ülkenin nüfusu Türkiye’nin beşte ikisi kadar olduğu halde elektrik üretiminin yedide bir olması, kendi tüketimine yetecek kadar petrol ve doğalgazı çıkarabilen Peru’nun sanayileşmemiş bir ülke olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla tarım ve maden ticaretinin kırsal bölgelere ve nüfusun geniş kesimlerine pay edilebilmesine olanak sağlayacak bir ekonomik entegrasyondan yoksun olan Peru toplumunda birileri yiyor, yağmalıyor, zenginleşiyor, yerli kent emekçileri ve yoksul köylülerin oluşturduğu çoğunluk da bakıyor.

Tarım, ticaret ve madencilik burjuvazisinin safı belli: Ülke, toplam ithalatının dörtte birini ABD’den yapmakta. Son dönemde geometrik hızla artan sermaye girişinin de en önemli kaynağı, tarım ve madencilik tekelleri.

Yerli, kentli ve katolik ağırlığı
Karşı tarafta, kesişme noktası ciddi bir ağırlığı temsil eden üç nüfus kesimi var Peru’da: Nüfusun yüzde 82’sinin yerli ve melezlerden oluşuyor. Nüfusun yine yüzde 80’i hıristiyan katolik mezhebinine mensup. Nihayet, kentleşme oranı yüzde 75’e yakın. Böylece bu ağırlığın adı, kentli ve katolik yerliler olara tanımlanabiliyor ve Peru’nun kıtadaki en önemli özgünlüğünün temelini oluşturuyor. Başkent Lima’nın aynı zamanda nüfusun üçte birini barındıran dev bir metropol olması, petrol ve maden peşinde koşan tekellerin kırda yarattığı yıkımın da en somut göstergesi. Böylelikle sanayisi az, kentlisi kalabalık ülkede, kent yoksullarının büyük ağırlığa sahip olması şaşırtıcı değil.

Bu tablo, siyasetin ülkenin ekonomik altyapısına oranla son derece gelişkin ve renkli olmasına neden oluyor.

Maden borsası çöküşleri, iktidarda kim varsa süpürmüş
Siyasi tarih, özgün dinamikleri ve emperyalist yağmaya karşı örülmeye çalışılan hatları yansıtıyor. Ancak ülke ekonomisinin maden ihracatına bağımlılığı, dünya fiyatlarındaki çöküş dönemlerinde sıkça, baştaki kim olursa olsun “oyunun sonu” gongunun işitilmesine neden olmuş. Yine bir diğer özellik, siyasi tarihin, sağlı sollu bir generaller geçidi olması ve bunların çoğu kez birbirini devirmesi.

Ekonominin, varolan az miktardaki sanayi altyapısı, temel olarak 1968-1975 döneminde hüküm sürmüş olan General Juan Velasco Alvarado hükümeti dönemine dayanıyor. Kendini soğuk savaşın keskin fayları kenarında solcu ve devrimci olarak tanımlayan bu hükümet, tarım reformu, kilit sektörlerde emperyalist şirketlerin kovulması, kamulaştırmalar, planlama ve devlet öncülüğünde sanayileşme hamleleri gerçekleştirmeye çalıştı. Ancak 1973 petrol kriziyle tepetaklak giden ödemeler dengesi, yine bir askeri darbeye ve Morales Bermudez’in iktidara gelmesine yol açtı. Bu hükümet, Velasco hükümetinin çizgisinde olmakla birlikte çok daha “sulandırılmış” bir politika izledi ve ekonominin borç-enflasyon-uyuşturucu sarmalına düşmesine neden oldu.

Suçu kamuculukta ve planlamada bulan neoliberalizm, 1988’de maden fiyatları çöküşünün de yardımıyla borusunu öttürmeye başladı. 1990’larda Japonya göçmeni bir aileden gelen Peru Turgut Özal’ı Fujimori iktidara geçti. Kamunun tasfiyesi büyük bir hızla gerçekleşti. Fiyat kontrolleri, korumacılık ve tarım teşvikleri tasfiye edildi, yabancı yatırımın önü açıldı ve özelleştirmeler kamu endüstri temelini aylarla ölçülecek sürelerde tasfiye etti. Öyle ki, Peru siyasi tarihinde bu döneme “Fujişok” adı verilir.

Sivil kökenli Fujimori’ye diktatör denmesinin nedeni, seçimle işbaşına geldikten iki yıl sonra, gerillalara karşı mücadelede kirli yöntemlerine uygulanabilirlik kazandırmak için parlamentoda kendi iktidarına karşı darbe yapmş olmasıdır. Peru, 10 yıllık Fujimori diktatörlüğünde maocu gerillalara karşı verilen kirli savaş, her tür terör ve işkencenin devlet tarafından bilinçli ve kararlı bir şekilde uygulandığı bir dönem olarak anılır. Sayısız yolsuzluk ve işkence suçlarından on yıllarca hapse mahkum edilen bu diktatör, miyadı dolana kadar “alan düzleme” misyonunu da fazlasıyla yerine getirdi. Peru’nun 1970’lerde kaydettiği bütün aşamalar geri alındı ve dünyanın en zengin kaynakları önündeki kapılar ardına kadar emperyalist yağmaya açıldı. 10 yıl boyunca sol muhalefetin yapamadığını 2000 krizi yaptı ve 70 bin insanın kanına giren Fujimori, Japonya’ya kaçtı. Uzun bir macera sonrası Peru’ya iade edilen Fujimori’nin yıl başında kesinleşen mahkumiyetiyle kodeste olmasına rağmen halkın yarısı tarafından hâlâ sevilmesi ve desteklenmesi, Türkiye’den bakıldığında tanıdık gelen bir tablo. İnanası gelmeyenler için küçük bir ek: Kızı Keiko, 2011 başkanlık seçimlerinin en favori adayı!

Ara başlığa bir atıf yapacak olursak, maden borsası bu ülkede herkesi süpürmüş ama ayakta kalan daha çok borsayla barışık ve dokuz canlı olan liberaller olmuş.

Serbest ticaret tuzağı
2005 yılından itibaren “arka bahçe” statüsündeki Orta Amerika ülkelerine Küba-Venezuela-Bolivya ve en son Ekvador üzerinden gelen kuşatmaya verilecek yanıt olarak iki önemli dış politika refleksi şekillendi. ABD diplomasisinin bu iki açılımı, Brezilya-Şili ekseninde siyasi yakınlaşma, Kolombiya-Peru ekseninde ise gümrüksüz ticaret seçenekleriydi. ABD ürünlerine pazar yaratma potansiyeli, karşı ülkelerde de ticaret burjuvazisine zenginleşme potansiyeli yaratan bu açılım, siyasi kampanyalarla desteklendi. Çıkarılan gürültünün amacı, zarar göreceği, hatta çökeceği kesin olan sektörlerden gelen feryatları kalabalığa getirmekti.

Peru’nun Kolombiya’yla bir diğer ortak özelliği de ABD’ye yönelik uyuşturucu trafiğinde önemli bir yer tutması. 1996’ya kadar dünyanın en büyük koka yaprağı ve uyuşturucu imalatçısıydı. Daha sonra Kolombiya öne geçti. ABD’nin bu ekseni tutmayı tercih etmesi, bu açıdan da bir tesadüf değil. Çünkü uyuşturucu ekonomisinin girdiği tüm ülkeler gibi yolsuzluk ve çürüme, emperyalizmle doğal müttefikler yaratıyor.

Önceki ABD Başkanı G.W. Bush, serbest ticaret anlaşmasını senatoda savunurken açıkça “ABD mal ve hizmetleri için önemli bir pazar ve ABD ihracatçı ve yatırımcısı için verimli bir oyun sahasını temizliyoruz” ifadesini kullanmıştı. (4) ABD tekelleri, ülkedeki yatırımlarında birer Peru şirketiymiş gibi değerlendiriliyor ve dev sermaye büyüklükleriyle madencilik ve petrol yatırımları ülkeyi hallaç pamuğu gibi dağıtmakta.

Üstelik Peru ve Kolombiya’nın başına gelmekte olan, olanca çıplaklığıyla daha önce Meksika’nın başına gelmişti. ABD’nin sınır komşusu Meksika’da serbest ticaret anlaşması sonrası tam bir milyon köylü topraklarını terk etmşti. Bugün dünyanın en yüksek suç oranına sahip bu çeteler ülkesinde toplumsal dengelerin altına konan dinamitin adı, NAFTA, yani Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması oldu.

Siyaset ısınıyor, fay hattı belli
Muhalefet, seçimler öncesinde arazi yağmasına ve ürünleri para etmeyen, topraklarından sürülen, ormanları tahrip edilen yerlilerle köylülerin oylarını almaya yönelik seçim ittifakı girişimlerini yoğunlaştırdı. Bir önceki seçimde Ulusal Parti’den ikinci tura kalan ve yerlilerin oyunu almakla birlikte kılpayı Garcia’ya yenilen Ollanta Humala, bu seçimde anketlerde dördüncü sırada görünüyor. Humala, ideolojik olarak bir bulamaçı temsil ediyor olsa da (5) Latin Amerika’da seçim ittifakları, halkın çok somut talepleri üzerinde billurlaşan hatlara sahip olabiliyor ve yan yana gelmesi pek zor olan partileri aynı safa sıralayabiliyorlar. Peru’da da durum böyle. Bileşenleri ne olursa olsun taraflardan biri “FTA geleceğimiz”, diğeri “FTA başımızın belası” diyecek. Ancak iki turlu sistem, antiemperyalistleri saf dışı etmeyi kolaylaştırıyor.

Eski başkanlardan, Fujimori rejiminin pisliklerini temizlemeye çalışan ve liberal politikalara temel bir itirazı olmadığı için başarısız olarak koltuğu Alan Garcia’ya terk eden Peru Mümkün (Peru Posible) partisi başkanı Alejandro Toledo, çevreci Toplum Gücü (Con Fuerza Peru), Halk Hareketi (Accion Popular), ve Biz Peru’yuz (Somos Peru) partileriyle ittifak görüşmeleri yürütüyor. Ülkenin nüfusunun üçte birini barındıran Lima’da belediye başkanlığını Toplum Gücü partisinden yerli ve yoksul köylü hareketinin desteklediği Susana Villaran kazanmıştı. Toplum Gücü partisi, aktivist bir rahibin, Marco Arana’nın liderliğindeki “Ülke ve Özgürlük” partisiyle ittifak halinde. Diğer yandan, çevre, köylü ve yerli hareketlerinin ağırlıklı bir kısmını barındıran 13 yerel örgütün desteğine sahip. Parti, kendi içinden aday göstermeyeceğini ve ittifak arayacağını deklare etmiş durumda.

Kuşkusuz bu açık saldırının etkili olmasının, yerli hareketinin kentlerde yalnız bırakılmasının en önemli nedenlerinden biri, Fujimori-Garcia çizgisine karşı Toledo’yu ve Humala’yı aşamayan Peru muhalefeti. Bir acıklı not da burada düşmek gerekiyor: Önümüzdeki ilkbaharda başkanlık seçimlerinin ikinci turunda Fujimori’nin kızının karşısına çıkma ihtimali yüksek olan Toledo, ABD ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasının asıl mimarı sayılıyor ve anlaşmaya karşı cephenin en güvenilmez müttefikini oluşturabilir.

Neoliberal politikaların kıtadaki karanlık sicili, Peru örneği üzerinden temizlenmeye çalışılıyor. Tıpkı Tayyip Erdoğan gibi Alan Garcia da muhalefete ve halka “siz böyle hızlı büyüme gördünüz mü” diyerek çarpışıyor. Peru, Latin Amerika sınıf savaşında odak noktasında kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Alper Özge

(1) ve (2) http://upsidedownworld.org/main/peru-archives-76/2418-free-trade-undermi...
(3) https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/pe.html
(4) http://www.greenleft.org.au/node/38982
(5) Humala, siyasi kökeni ve savunduğu hat açısından zor anlaşılabilecek bir kişilik. Asker kökenli, darbeci ve otoriter fikirlere sahip. Ama popülerliğini Fujimori’nin rüşvetçi gizli servis şefinin sürgünden dönmesine karşı 7 askerle ayaklanmasına borçlu. Aileden sosyal demokrat ama aynı zamanda koyu bir milliyetçi ve yerli hakları savunucusu. Çoğunluktaki Keçua yerlilerini merkeze koyan bir ırkçılık yaptığını öne sürenler var. Diğer yandan askerliğinde maocu Aydınlık Yol’a karşı kirli yöntemlerle savaşmış bir işkenceci komutan olduğu iddiaları da yaygın.