Türkiye: BM Barış Gücü ve NATO işgali öncesinde

26/08/2011 Cuma
Türkiye: BM Barış Gücü ve NATO işgali öncesinde

Oraya gidiyoruz.

Sistemin mantığı bunu gerektiriyor.

Eski rejim bitti, çoktan bitti, tamamlanacak formalite bile kalmadı. Fakat bu içinde debelendiğimiz yeni rejim, eskisini aratmayacak kadar vahşi bir barbarlıktır: "Tayyip-Gül Türkiyesi" işte. "Batı için İslamcı Cumhuriyet" veya "Demokratik Yanaşma İmparatorluğu" falan da diyebiliriz. Sonuçta, emperyalistlerin gaddar tetikçiliğine talip, en geniş anlamıyla taşeron, fakat mutlaka "Birinci Cumhuriyet"ten çok daha küçümen, milliyetçi ve dinci bir yaratıktır ortadaki. Türkiye’nin küçülmesi, en az iki mafyatik, dinci-milliyetçi parçaya ayrılması değil, ayrılmaması sürpriz olacaktır. Türk ve Kürt emekçilerinin süründüğü, çocuklarının çöplüklerde küflü ekmek aradığı, sokaklarında da BM Barış Gücü ve NATO askerlerinin "barış ve huzuru tesis edeceği" bu "cumhuriyetlerin" gündeme gireceği günler çok uzak değil. O felaketin sorumluluğunu "ikinci cumhuriyetin" kurucularının üstleneceği de açık. Sevres’in bir paranoya değil, bir siyasal proje olduğunu hep birlikte tenimizde yaşayacağız.

Bekleyelim, görelim.

Ya da...

Mücadele edelim, görmeyelim.

Genç arkadaşlarımız haklıdır: Türkiye, gericiliğin elinde doğal ölümüne bırakılmış, emek düşmanı cumhuriyetçi geçmişini bile yetersiz bulup ondan daha geriye koşan/kopan bir bünyedir artık ve bu noktada, "Hemen şimdi sosyalizm!" diyen solun, yeni bünye çerçevesinde bir mücadele pratiği geliştireceğini, çözümlemelerine de bu süreci esas alacağını görüyoruz. 98’liler bunun işaretlerini veriyorlar.

Üzerinde anlaştığımız konu, bu yeni birimin, ikinci cumhuriyet de denilen rezaletin, Merdan Yanardağ’ın son dönemde haklı olarak sürekli vurguladığı gibi, tam boy bir irrasyonel siyasal birim halinde yerleşmesidir. Tersi de zaten mümkün değildir.

Her tür emperyal veya emperyalist barbarlıkta bir rol üstlenme hırsını bayrağına yazmış bir devlet biçimiyle karşı karşıya bırakıldık. Halkını, tek tek insanlarını, şiddeti görmeyen ve fakat hep uygulayan bir maymun sürüsüne dönüştürerek yönetebilecek bir devlet bu. Böyle bir mekanizmanın, uyrukları kendi kendisini imha eden, bunu da insanlık ve demokrasi sayan bir devlet felsefesine karşılık geldiğini söylemek, abartma değildir.

Gelmek istediğimiz yer bir adım ileride: Parlak bir 98’li düşünce adamımız, artık tarihimize el koymuş bulunan genç kuşak sosyalistlerimizden Fatih Yaşlı, kısa bir süre önce bu gazetede vurguladı: "Tek cümleyle söylendiğinde, Türkiye demokratikleşmiyor, Türkiye’de totaliter bir yeni rejim inşa ediliyor." Demokratikleşmeye solun yüklediği genelgeçer anlam çerçevesinde, bu saptama elbette doğrudur. Ama demokrasiye çağdaş bir irrasyonalizm olarak bakıldığında, yani demokrasi "kapitalizmin ahir zaman dini" olarak algılandığında, bu formülasyonu başka türlü ve hatta tersinden söylemek de mümkündür: "Türkiye demokratikleşiyor, Türkiye’de –tam da bu nedenle- totaliter bir yeni rejim inşa ediliyor."

Demokratizmin ne olduğunu, 1989 sonrası barışçı Doğu Avrupa yıkımından sonra, kanlı Yugoslavya, Afganistan, Irak ve Libya operasyonlarına bakarak daha kolay anlayabiliriz. Gerçekten de Batı ve onun sivil toplumcu mezbaha ideolojisinin ne anlama geldiğini son aylarda Libya’da bol bol görüyoruz. Batı demokrasisi, en az Türkiye’deki Tayyip-Gül demokrasisi kadar meşru ve akıl dışı olduğunu göstermiyor da, mesela Trablus’ta, neyi gösteriyor?

Peki, soru: Bu totaliter gericiliğin kahramanları kimler olabilir?

Yanıt: Batı’nın çöplüğünde boncuk arayan her "demokrat".

Baktığımızda görüyoruz: Bu demokrasinin en formda aktörleri, demokrat sıfatını taşıyanlardır. İsteyen Alman "Yeşiller Partisi" ve onun "Türk asıllı" eşbaşkanına bakabilir: Cem Özdemir, Libya’daki katliama başka mülahazalarla şimdilik ve askeri açıdan uzak durmayı seçen Berlin hükümetinin tutumunu yaylım ateşine tutarken, son derece demokrattır. "Madem müdahale var, biz de orada olmalıyız” diye bağıran bir zihniyetin, en büyük derdini Atlantik ötesiyle ilişkileri korumak olarak tanımlayan bir Alman siyasetçinin, zayıf ve sorun olan ülkelerin her türlü uluslararası hukuk ihlal edilerek işgaline alkış tutması ve kendi iktidarını askeri girişimlere uzak durduğu için "fırçalaması”, sivil toplumculuğun özüdür.

Cem Özdemir ve arkadaşları, SPD’den de destek alarak, kanlı harekatta etkili Alman damgası görmedikleri için dövünüyorlar. Dev Alman şirketleri için çalışıyorlar. Demokrattırlar.

Hitler politikalarının, güncellenmesinden oluşan bir Alman-Avrupa politikası karşısındayız. Hitler sadece ırkçı ve Yahudi düşmanı bir irrasyonalizm değildi. Onlar kanlı aşırılıklarıydı. Hitler, AB’nin öncülü bir Avrupa Birliği projesinin de sahibiydi. AB’nin siyasi babası Hitler’dir. Aşırılıkları törpülenmiş bir siyasal gelenek, yani.

Dolayısıyla, bu tür ilişkileri demokrasi dışında mülahaza etmek zordur. Demokrasiyi emperyalizmin saldırgan ideolojisi olarak tanımlayanlar için, bunlar, tam da demokratikleşmenin nimetlerinden sayılması gereken sıradan olaylardır.

Şu ya da bu biçimde uluslararası bir irrasyonel cephede, birbirlerini tamamlıyorlar. Batı demokrasilerini artık Türk ve Kürt demokrasisinden ayıran "esasa müteallik" hiçbir yan bulunmuyor.

Neden mi?

Yeni rejim, yeni faşizm, yeni demokrasi... Fark etmez, bu kepazeliklerin irrasyonel bir insan öğütme rejimine karşılık geldiğini görmek zorundayız. Çünkü, finans dünyasının irrasyonel-spekülatif saldırganlığıyla, dinin ve dinciliğin irrasyonalitesi, akıl dışı bir ortaklık halinde, birbirini tamamlamaktadır. Bu, sürekli kan akması anlamına gelmiyor mu? Öyledir.

Misal: Demokrasiyle, “derivate” saldırganlığı veya ("short-selling" ya da "Leerverkauf" dediğimiz) borsadaki "açıktan satışlar" mantığı, birbirini tamamlayan unsurlardır. Ortada somut bir şey yok. Birtakım değerler, üstelik sabit bir tanım veya sınır da verilemeyen muğlak değerler, birbirleriyle, sözde, değiş tokuş edilmekte, böylece insanlar mutluluk içinde yaşamaktadır. Felaket. Tam bir rezalet. Bu saçmalıkları nasıl kabul edebiliriz?

Ama demokrasi de budur.

Örnekler çoğaltılabilir, bu nedenle açıkça yazalım: Bütün liberaller (en ateistleri bile) dinsel ve dincidir. Piyasa mistifikasyonu ile toplumun dinselleştirilmesi birbirini teşvik eden kademelerdir. Biri varsa diğeri de olur ve birini değiştirmeden diğerini değiştiremezsiniz. Demek ki, çağdaş ("sivil") toplumların, yönetilebilir olması için, mutlaka arsız bir irrasyonellik üzerinde yükselmesi gerekmektedir. Bu, totaliterliğin doruğu değil midir?

Tekrar: Dinciler, bir eğilim olarak, her zaman liberaldir. Hiç birbirimizi aldatmayalım: Bu mezbahanın temellerinde, bu maymunlar cehenneminin sınırlarında, finansal entsrümanlar, sanayisizleştirilen tüccar ülkeler, yani her türlü dinci-demokrat acımasızlık yatıyor. Said-i Nursi’lerden Türkiye için çözüm, Tayyip’in uşakları ve şamar oğlanlarından oluşmuş meclislerden de “kurucu meclis” falan çıkarabilen solcular var gündemimizde madem, o zaman bu tür hatırlatmalar da gereklidir.

Fakat asıl gelmek istediğimiz nokta şurası: Millet, din, demokrasi, piyasa gibi tanımsız kavramlar üzerinde yükselen irrasyonel bir diktatörlüğü veya demokrasiyi, benzer irrasyonellikte kavramlarla göğüsleyemeyiz. Bize sadece, "memleket", "halk", "emekçi halk" ve en önemlisi "işçi sınıfı" gibi somut, tanımlanabilir kavramlar yardımcı olacaktır.

Eski rejimin gölgesinde ve bünyesinde oluşmuş, sonunda nihai bir yıkımı tetikleyen kavramları gözden geçirmeden hareket bile edemeyiz.

Sosyalizm, tanımlanabilir, somut, en makul programdır. Onun etkisi altında oluşmuş, somut, akılcı, antiemperyalist bir geniş cephe programından başka, felaketimize hiçbir şey set çekemez.

Sevindirici olan, tüm zorluklara rağmen, 98’lilerin, yeni sosyalist kavgacıları ve fikir adamlarıyla siyaset sahnemize ağırlığını koyma kararlılığını her fırsatta göstermesidir.

Bunu, en çok bu gazetenin, soL’un, çabalarında gözlemliyoruz.

Ama başka yerlerde de gözlemliyoruz: Örneğin, Türkiye devrimci solunun iki ana ırmağının temsilcileri, devrimci Türkiye soluyla ilişkisi her zaman sorunlu olmuş, ama son yıllarda verdiği kavgayla, antiemperyalist bir çizgide olduğu tartışma götürmeyecek bir sol grubun uğradığı baskılara sessiz kalmıyor ve bizzat el uzatarak dayanışma mesajı veriyor.

Farkında mısınız? Çöküşün içindeki Türkiye’de, belki de o nedenle, bütün alışılmış yollar altüst oluyor.