Savaş var, karşıtları yok

02/04/2011 Cumartesi
Savaş var, karşıtları yok

Bombalar yağmaya başladı ve sokaklar da boşaldı. Ancak boşalan sokaklar, bir tek bombaların yağdığı Afrika kıyılarındaki şehirlerin sokakları değil. Bombaların fırlatılması emrini veren hükümetlerin yer aldığı Batı Avrupa ülkelerinin sokakları da boş kaldı geçtiğimiz hafta. Hâlbuki bir önceki bombalama, roket fırlatma, hedefi yok etme, on ikiden vurma kampanyası sırasında, yani Irak işgali döneminde bırakın sokakları, Batı Avrupa’nın irili ufaklı tüm kentlerinin meydanları, caddeleri “Savaşa Hayır!” diye inliyordu. Savaş karşıtlığı, özellikle de Bush’un kendisinde buluşan saldırganlığın karşısında durma kararlılığı Atlantik’in her iki kıyısında bir kez daha kitleselleşmişti.

Gerçi savaş karşıtlığı, anti-militarizm, barış hareketi Batı Avrupa solunun hep önemli bir bileşeni olmuştur. Hatta Avrupa’da barış hareketi bir tek solla ilişkili kalmamış, savaş karşıtlığı hristiyan cemaatlerden anarşistlere kadar çok farklı kesimlerin ucundan tuttukları bir başlık olmuştur. Bu geniş yelpaze, anti-komünizmleri baki kalmakla birlikte reel sosyalizme hayırhah bakmayan farklı toplumsal kesimlerin de kıtaya yerleştirilmeye çalışılan nükleer silahlara karşı oluşan muhalefetin içinde yer almasını sağlamıştır. Ancak yine de savaş karşıtı hareketler, Avrupa demokrasisinin içinde de ‘dış mihrakların oyuncağı olmakla’ itham edilmekten kurtulamamışlardır.

Dış mihrak suçlaması, savaş karşıtı hareketin özerk ve ilkesel bir savaş karşıtlığı söylemi aramasını kolaylaştırdı. Ama barış hareketinin özerkliği solla olan ilişkisinin gevşemesini de beraberinde getirdi. Geleneksel solun barış hareketi ise ‘araçsal bir akla hizmet ettikleri’ ya da ‘barış savunuculuğunun ilkeselliğini zedeledikleri’ ile suçlanmaya ve bu hareketlerin Soğuk Savaş dönemi boyunca süren çabaları değersizleştirilmeye devam etti.

Reel sosyalizmin çözülmesi ve geleneksel solun etkisini kaybetmesi, savaş karşıtı hareketin merkezinde orta sınıflara dayanan bir demokratizmin ve insan hakları savunuculuğunun öne çıkmasına olanak verdi. Soğuk Savaş baskısının ortadan kalkmasının en önemli karşılığı ise bu hareketlerin içinde anti-kapitalizm bir söylem olarak yer bulabilse bile (ki kapitalimin sorgulanması bile zaman zaman gereksizleşmektedir, daha doğrusu barış savunuculuğunun ekonomik-politik süreçlerden bağımsız olduğu fikri daha kolay alıcı bulmaktadır) anti-emperyalizmin gündemden düşmesi oldu.

Savaş karşıtlığının bir tür özerk, yalıtık siyasal söyleme dönüştürülmesi en önemli siyasi çatışmasını yine reel sosyalizmin çözülüşünden hemen sonra yaşadı. Avrupa merkezli hareketler Irak, Somali, Yugoslavya saldırılarını bir kafa karışıklığı içinde izlediler ve çoğu örnekte ise insan haklarıyla demokrasinin korunması için desteklediler. İşte ABD ve İngiltere’nin başını çektiği bir toplamın Irak’ı işgaline karşı toparlanan muhalefet Avrupa’da ilkesel bir savaş karşıtlığının daha güçlü biçimde geri döndüğü iyimserliğini oluşturmuştu.

Ama görünen o ki Irak’ın işgaline karşı oluşan tepkiden geriye özerk ve ilkesel bir savaş karşıtlığı kalmamış. Avrupa merkezli bir insan hakları savunuculuğu her tür savaş karşıtlığı ilkeselliğinin üstünü örtüverdi. Böylece Bahreyn’deki ayaklanmanın bastırılması ve de Libya’ya müdahale edilmesi karşısındaki suskunluk ya da açık destek, Avrupa’da siyasetin asli bir parçası haline gelen güleryüzlü barbarlığın bir başka güzide örneği oldu.

Ancak yine de sorarak ilerlemek de fayda var. Libya operasyonuna karşı çıkmak konusunda Avrupa solu isteksiz, hatta operasyonu hararetle destekliyorlar. Denebilir ki güleryüzlü barbarlık, savaş karşıtı hareketin de basiretini bağladı. İyi de Irak işgali döneminde sokakları dolduran orta sınıflar bu savaşa neden karşı çıkmıyorlar? Kaddafi’nin üzerinden yapılacak bir çözümleme belki de suskunluğun içindeki mekanizmayı, bu iyi kamufle olan güleryüzlü barbarlığı anlamamıza yardımcı olabilir.

Öncelikle her şeyin başında Afrika’nın ayağa kalkmış baldırı çıplakları, Batı Avrupalı orta sınıflara ‘Zevkini çıkar!’ mesajı gönderiyordu. Devrilen her diktatörün ardından demokrasi ve insan hakları konusunda hassas her Batılının kafasında ‘Oley!’ seslerinin yükseldiğini hayal edebiliriz. Hani maçın son dakikalarında kazanacağı belli olan takımın oyuncuları galibiyetin verdiği rehavet (ve şımarıklıkla) ile gösteri amaçlı olarak top çevirmeye başlarlar. Topun her ayak değiştirişinde ise tüm stadyum hep biz ağızdan ‘Oley!’ diye bağırır. İşte Kuzey Afrika’da yaşanan toplumsal hareketlilik salgını da oleylerin birbiri ardına dizildiği bir gösteri havasında ilerliyordu. Bin Ali devriliyor, oley sesleri yükseliyordu. Mübarek köşeye sıkışıyor, oley sesleri yükseliyordu. Tahrir meydanını boşaltmayan kararlılık bir başka oleyin daha duyulmasını sağlıyordu. Gösteri alıp başını devam ediyordu yani.

Bu coşku alayının içinde, elbette ki Arapların ne kadar da demokratik olabildikleri, Arapların hiç de öyle sanıldığı gibi köktendinci olmadığı, Arap halkının tarihsel mirasıyla bir kez daha buluştuğu keyifle ağızlarda dolandı durdu. Avrupa merkezcilik gösterinin keyfini çıkardı ve yaşananlardaki Avrupa merkezciliğin tadına vardı.

Libya’da yarı-kırık bir diktatörün kendisini istemeyen halk karşısında çıkıp da iktidarına sarılması, Batıya tehditler savurması, geçmişte kalmış eski bir dünyanın ağzıyla (direniş, vatan, emperyalizm, onur, namus vb.) konuşmaya kalkışması işte bu zevk anını, keyfi bozan bir son dakika gerginliği oldu. Şükür ki Kaddafi’nin kendi halkına (o halk tanımsız olsa da) karşı silah kullanması (ve basının bu noktayı öne çıkarması), zevkin ve keyfin, tam da doruk noktasında boşa düşmesi olasılığının hemen savuşturulmasını sağladı. Muhtaç olunan zalim ve gaddar diktatör, halkını ezen totaliter rejim, insan hakları konusunda çok hassas olan Avrupa’dan yükselecek homurtular için uygun zemin hemen bulundu. Sonuç olarak Kaddafi, müdahaleyi, operasyonu, sopayı ve her şeyi hak etti.

Savaş karşıtlığının Irak işgali dönemindeki kadar gündeme gelmemesi keyifli oleyleri bölen bu son dakika paraziti olabilir. Ancak bir diğer neden de Avrupa’nın ikiyüzlü ve burnu büyük diplomasi geleneğini, huzurlu aile yaşantısını gereksiz huzursuzluklarla dolduran Kaddafi’nin tuhaflıkları olabilir. Kaddafi, orta sınıflar için savunulamayacak kadar tuhaf bir liderdir.

Demokratizmle yoğrulmuş bir orta sınıf dünyasında uçlara, tuhaflıklara, ucubelere yer yoktur. Orada ancak ortalama, uyum, kontrol hüküm sürebilir. Avrupa’da ortalama, uyumluluk ve kontrol altında olmak ise ben-merkezcilikle mümkün olmaktadır. Avrupa merkezcilik aynı zamanda Batılı orta sınıfın ben-merkezciliğidir. Birisi emperyal dünyanın, savaş arayıcılığının toplumsal, diğeri ise bireysel izdüşümüdür.

Kaddafi ise iflah olmaz bir ben-merkezci olarak Batı-Avrupa’nın (ve de dünyanın başka yerlerindeki Batılılığın) ben-merkezciliği ile yıllardır komik bir rekabet içindeydi. Komik de olsa rekabet rekabettir ve Kaddafi’nin gittiği her yere taşıdığı çadırın meşhur olması bu rekabetin ciddiyetini temsil etmekteydi.

Kaddafi aslında köle kalmayı hak eden ama petrol sayesinde zengin olmuş bir ülkenin kendini beğenmiş, kırıklık sınırlarında dolaşan, ben-merkezci bir lideridir. Avrupa’da Berlusconi’nin, Sarkozy’nin, Merkel’in ya da Wilders’ın ben-merkezciliği ne kadar keyif verici ise Kaddafi gibi üçüncü dünya ülkesi liderlerinin ben-merkezciliği o kadar keyif kaçırıcıdır. Bu nedenle askeri operasyonu yarı-kaçık liderin keyif kaçırıcı karizmasına verilen bir ceza olarak görmek daha kolaydır.

Batı Avrupa’da sokaklar, emperyalizmin tokadını yiyen bu iflah olmaz ben-merkezcilik sayesinde boş kaldı. Irak işgali ise ben-merkezci Avrupa soluna ve bununla ilişkili savaş karşıtı hareketlere kendilerini onaylayabilecekleri bir fırsat sunmuştu. Irak işgali konusunda yüksek sesten konuşmaları, zavallı ve yardıma muhtaç bir nesne buldukları içindi. Nasıl ki Batı’nın iktidarları savaşı başlatıyorduysa Batı’nın pek bir demokratik toplumsal hareketleri de savaşı önleyebilirdi. Hatta savaşa karar veren gerçek güç onlardı. Şimdi ise zavallı ve yardıma muhtaç bir nesneye ihtiyaç kalmamıştır. Herkes evinde Kuzey Afrika’nın keyfini çıkarmaktadır.