Bizimkisi kaçıncı Reich?

16/01/2016 Cumartesi
Bizimkisi kaçıncı Reich?

Şu son haftalarda olan bitenleri düşünüyorum da aklıma iki farklı reich geliyor.

Birisi Brecht'in Reich'ı. 1938 gibi sürgündeyken yazdığı III. Reich'ın Korku ve Sefaleti isimli oyunundaki Reich; yani bir ülke, bir dönem, bir toplum...

Diğeri ise Wilhelm Reich. Parlak bir isim olarak başladığı ilginç kariyerine birçok badireyi sığdırabilmiş ve bu badireler arasında da güncelliğini hâlâ koruyan, en azından başlığıyla dahi bir durup düşündüren kitaplar yazmış psikiyatrist. 

Bu aralar yaşadıklarımız (bir tek akademisyenlerin hedef alınması değil, babanın kızına şehvet duyması, Beyaz’ın programı, Sultanahmet’in çabucak unutulabilmesi ve tabii ki çözüm sürecinin ölüm sürecine dönüşmesi) aklıma sık sık Wilhelm Reich'ın 1933’te yazdığı Faşizmin Kitle Psikolojisi kitabını getiriyor.

Bir an duruyorum ve ardı arkası kesilmeyen tuhaf toplumsal halleri düşünüyorum; sonra da gündelik hayata bakıyorum. Ve orada, sanki bizleri yerimizden hoplatan, bu kadarı da olmaz artık dedirten olaylar, durumlar sözkonusu değilmişçesine her şey tıkır tıkır işleyip gidiyor. 

Tıpkı Brecht’in oyununda olduğu gibi. Reich, yani koca bir toplum bir yandan huzurlu ama bir yandan da parlaması, zıvanadan çıkması, kendini kaybetmesi bir kibrite bakıyor sanki.

Kendi adıma hep Hitler Almanyası’nda gündelik hayatın nasıl olduğunu merak etmişimdir. Şimdi bize her anı akıl almaz, dehşet durumlarla dolu gibi gelen o dönemin, sıradan insanlar için nasıl bir anlam taşıdığını, nasıl yaşandığını merak etmişimdir.

İşte Brecht, III. Reich'ın Korku ve Sefaleti’nde Hitler döneminde uygulanan somut şiddeti koymaz sahneye. Bu şiddetin toplum üstünde yarattığı travmaların dolaylı görünümlerini işler. Anlık fotoğraflar gibidir oyun. Aynı toplumun içinden, aynı dönemde çekilmiş farklı kareler gibi. Sıradan insanın gündelik hallerine odaklanır Brecht.

Wilhelm Reich da o sıradan insana seslenir, o sıradanlığın içini anlamaya, ayakları üzerine oturtmaya çalışır. Hatta yine ve hâlâ çok ses getiren bir diğer kitabının ismi de Dinle Küçük Adam’dır. Reich bastırılan cinsel arzularla açıklar faşizmi. Cinsel arzular, mutlaka cinsel olanı temsil etmez burada. Yeri gelir bir toplumun yarılması, linç çağrılarının yapılması ve soyut bazı kutsallıklar ilan edilmesi de cinsel bir anlam kazanabilir (örneğin vatanın ırzına geçilmesine izin verilmez).

Şimdi akıl almaz olaylar gibi görünen durumların, değerlerin, tavırların sanki her yere girebilen akışkan bir maddeymişçesine yayılabilmesinde küçük adamın, sıradan insanın yoksulluk, çaresizlik, çıkışsızlık karşısında bastırdığı arzularının rol oynadığını öne sürer. Bu öyle bir ruh halidir ki bir insanın komşuları, iş ortakları, alışveriş yaptığı kişiler gün gelir ve suratlarındaki şehvet görüntüsüyle o insana büst, bayrak, kitap öptürebilirler. 

Diğer yandan baskı rejimleri ve faşizm genelde söze, gündelik hayata getirilen yasaklarla anılır. Bu tür baskı dönemleri bir tür dilsizleşme, tek sesin emrine girme olarak görülür. Faşizm dediğin düşünce özgürlüğü falan tanımaz. Beğenmediği her sesi kısar. Koparır atar.

Doğru ama eksikli. Baskı dönemleri, her ne kadar söze yasak getiriyorsa da bir yandan da sıradan insanın kendisini dile gelmek zorunda hissettiği dönemler. Herkesin bir şekilde rengini duyurmak, konumunu ilan etmek zorunda kaldığı dönemler. Roland Barthes söylemiş, "faşizm, konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir" diye. Hakikaten de öyle. Bugün herkes (ironik biçimde tam da siyasi iktidarı bir şekilde güçlendiren bir denkleme göre) pozisyon almak zorunda kalmıyor mu?

Öyle bir dönem ki gerçeklik bir sabah bir de bakmışız ki değişivermiş. Dün iyi olan bugün kötü olmuş. Yeni duruma ayak uyduramayanların ipliği pazara çıkarılmış. Daha üç gün önce el üstünde tutulanlar içeri atılmış. Tam bir toplumsal akıl iğdişi. 

İnsan, küçük insan yine de sormadan edemiyor. Nasıl oluyor da her yerinden pespayelik akan sahte yöntemler işe yarıyor? Wilhelm Reich, Küçük Adam üzerinden açıklıyor olan biteni ve bugün çok daha anlamlı hale geliyor öne sürdükleri: Kitleler kandırılmayı arzuluyor. 

Ama yine de bir eksiklik var Reich’ın yaklaşımında. Kandırılmayı arzu edenlerin sadece faşizmin kitlesi olduğunu söyleyebilir miyiz? Tam da karşısında yer alan bir toplam da kandırılmayı arzulamıyor mu? Türkiye’nin son on yılı bu toplamın kendisini ve etrafını kandırmasıyla yaşanmadı mı? 

Herhalde çok değil, bir kaç yıl sonra nasıl bir dönemden geçtiğimizi daha iyi ve daha geniş bir kesimle birlikte anlayacağız. Ahmet Kaya'ya yapılanları hatırlıyor muyuz? Peki, Kaya için linç kampanyası başlatanların on yıl sonraki kefaret ayinlerini, mezar ziyaretlerini, "ben öyle demek istememiştim" hallerini hatırlıyor muyuz? 

Şimdi yalan, çarpıtma ve hedef gösterme işe yarıyormuş gibi görünüyor. Bilin ki nerede bir yalan tutuyorsa orada o yalanı arzulayan, o yalanla şehvetlenen geniş bir kesim de vardır. Şehveti ve müstehcen içeriği mutlaka o konuda bulamayabiliriz; örneğin kızına istek duyan babanın ele alınışında bulabiliriz. Boyun eğmenin, nefretin ve bencilliğin altında yatan dinamikler bir şekilde kendisini mutlaka ama mutlaka belli eder. Ediyor da; bizim kaçıncısı olduğuna henüz karar veremediğimiz Reichımızda.