100 Yıl Sonra

19/05/2019 Pazar
100 Yıl Sonra

İlk ne zaman koptum, tam olarak hatırlamıyorum. Ama sanırım ortaokul günlerindeydi. Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bol şatafatlı laflar ediliyordu sürekli ama “gerçek hayat” hiç de öyle değildi. Çünkü Kurtuluş’la, Cumhuriyet’le ilgili her ne varsa, açıktan ya da örtülü öğütülüyordu: okulda, sokakta, televizyonda. Sonu gelmeyen yüceltmeler, abartılı kutsamalar hayatın akışıyla, çevremde olup bitenlerle uyuşmuyordu. İşte o günlerde koptum önemli gün ve tarihlerden. 

O önemli günleri, o tarihi öğüten dinamikleri ve sürecin öznesini ise henüz bilmiyordum. 

Toplumlar öyle kolay kolay atılım yapmıyorlar. Atılımlar yaşanıp bitikten sonra da öyle kolayca anlaşılmıyorlar, ne yazık ki! Örneğin gıpta edilen Batı Avrupa ülkelerini düşünün bir. Kapitalizmse kapitalizm, gelişmişlikse gelişmişlik ama krallar, kraliçeler halen hayatta. Çocukları, torunları, düğünleri falan halen alkışlanıyor sokaklarda. Toplumsal maskaralık, ne garip! Ama nezih, düzenli ve rahat! Hâlbuki soyluluğu, kraliyeti ya da padişahlığı kaldırmak ne kadar da radikal bir adım! Bu pek umursanmıyor artık. 

Hâlbuki efendiyi ve efendiliği bitirmiş, kralı, sultanı, padişahı başından atmış bir tarihin insanları olduğumuzu hissetmek ne kadar da önemli! Sınıf mücadelelerinde radikalleşebileceğini bilen, bilmese bile bunu hisseden bir tarihin parçası olmak ne kadar da önemli! Sanırım Türkiye’de 1980 sonrası, tam da benim ortaokul günlerime denk gelen dönem egemen sınıfın önce bundan, bu bilgiden, bu histen kurtulmak istediği günler oldu. Yani emekçi halkın radikalleşebilen geçmişinden kurtulma günleri oldu ortaokul günlerim. Bu nedenle, o süreklileşmiş yüceltme seansları “gerçek hayat” ile uyuşmuyordu. 

Egemen sınıf için “direniş, Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyet” artık daha fazla abartılmaması gereken, içinde uç kararların da olduğu bir geçmişti. O kadar! Emekçi sınıflara alan açan bu uç kararlar mesela şan, şatafat ve sarayın üstünü örtüyordu. 1980 işte bu örtme durumunu önemsedi. Çünkü 80’nin hemen öncesi, bunun, yani radikal arayışların dönemiydi. Geçmiş, o şanlı geçmiş, kendi sınıf egemenliğini tehdit eden çalkantılar ve bulaşıklıklarla doluydu. Artık sürprizlere açık herhangi bir alan bırakmamalıydılar. 

Bu nedenle önce bu “mücadeleci” geçmişi, emekçi halkın belleğinde bulanık, bireysel kahramanlık hikayelerine dayalı ve şatafatlı hale getirdiler. Getirmeye çalıştılar. Özelleştirmelerle kolkola yükselen milliyetçilik, emperyalizm hayranlığının gölgesinde yakın halklara yönelik düşmanlık, piyasanın azgınlığı... Tüm bunlar vardı 80’lerde! İyi ya da kötü durumdaki toplumsal direnişin hatırasını geri çekip yerine hötzötlü bir milli mücadele tarihi ve onun toplumdan yalıtık yüce kahramanlarını koymaya çalıştılar. Deyim yerindeyse geçmişi insansızlaştırdılar. 

Sanırım kişisel olarak işte bu insansızlaştırmayı farkedince ya da yaşamaya başlayınca koptum Türkiye’nin tarihinden. Hem egemen sınıfın bol yüceltmeli milli mücadele retoriğinden hem de emekçi yığınların bu değişimle açıktan mücadele etmeyen, sinik boyun eğişinden koptum.

Ama Ege bölgesi, bu tarihin beşikteki bebeğin ninnisinden ananenin hikayelerine kadar girebildiği ama öte yandan da kendini şatafata ve kutsala tam teslim etmemiş yerlerindendi. Ve ben de işgalin bir ucundan bir diğer ucuna gidip geliyordum o ortaokul günlerinde: Uşak’tan Tire’ye. Devletli insansızlaştırmalara karşıt olarak çevremdeki hikayelerde işgal, savaş ve kurtuluş bir biçimde vardı. Çıkarılıp atılacak bir şey değildi. Sanırım bu tarihin kişilik verici, ilerletici, öyle yok edilmesi pek kolay olmayan, zorlukların içinden öyle efendiye, kutsala değil de kendine enerji çıkaran yanını duymak, gözlemlemek için de Egeli olmak gerekiyordu. Ama her şeye rağmen ne yazık ki insansızlaştırmadan bu bölge de kendi payını alıyordu. 

Yaşadığım yerlerde, Ege’nin bir ucundan diğer ucuna, geçmişi egemenler lehine yeniden kurmanın farklı göstergeleri dolaşıyordu. Örneğin “tarih tarih” diye üstünde tepinilen geçmişin o günlere kalmış izlerini piyasa bir güzel yok ediyordu ve bu imhaya kimsenin aldırdığı da yoktu. Tarihin canlı tanığı evlerin, sokakların, çeşmelerin üstünden yeni yeni ortaya çıkan kasaba müteahhitleri ve iki karış toprağına bizzat kendisi apartman dikmeye karar veren emekçi halk geçiyordu. Bana göre açık ve net bir iki yüzlülüktü bu. 

Ya da “Küçük Ağa” dizisi... Şimdi kim hatırlıyordur bilemiyorum ama TRT’nin burjuvazi için üstlendiği önemli bir misyon dizisiydi Küçük Ağa. Kurtuluş Savaşı tarihini egemen sınıf için yeniden anlatıyordu. Severek izlediğimi, özellikle de müziğindeki vakur hüznü (evet, Kurtuluş Savaşı bana göre vakur bir hüzün doluydu; zaferlerin ortasında kalakalmış geçmişin kaybıydı Kurtuluş!) çok sevdiğimi hatırlıyorum. Ama dizi benim yanımda yöremde duyduğum, gördüğüm mücadele tarihine hiç benzemiyordu. Ve semptom verdiği iki yer vardı: mücadele sürecinin içinde sürekli öne çıkarılan din ve kendini beylik, efendilikte dışa vuran şatafatlı hiyerarşi. Mesela kadınlar, erkek yedeği gibi anlatılıyordu Küçük Ağa’da. Ve dizide bir de insana “ya sabır” dedirten Cihan Ünal ağırbaşlılığı vardı. Son kertede dizi tutarsızdı. 

Bu tarihe dair emekçi karakteri taşıyan tüm özellikleri silmeye, benzetmeye, törpülemeye çalıştıkları bir dönemdi işte 1980’ler. Türkiye’de kapitalizmin girdiği yeni doğrultuyla birlikte tarihte, geçmişte varolan halk karakterine ait özellikleri de atmaya başladılar. Sinik bir sahiplenme, kendine bile kör bir milliyetçilik, abartılı bir yüceltme doluydu ortalık. Kenan Evren “Atatürk” dedikçe sermaye büyüyor, gecekondular büyüyor, işbilirlik ve kıvraklık bir tek burjuvazinin değil geniş emekçi sınıfların da amentüsü haline geliyordu. Ve ne yalan, Atatürk’ten “Gazi Mustafa Kemal”e giden yol da açılmış oluyordu böylece.  

Gerisi ise malum. İngilizleri, Fransızları unutturan, Yunan işgaline dayalı bir tarih, kapitalizme dokunmayan bir anti-emperyalizm ve içinde sol olan her şeye düşmanlık... Kurtuluş işte bunlardı artık! Kafaları allak bullak eden baştan çıkarıcı bir liberalizmi de atlamayalım. Tüm bu tutarsızlığın içine Avrupa Birlikçiliği de mutlaka katmak gerekiyor. 

Şimdi tüm bunlardan sonra geldik 100. yıla. Sormak gerekiyor: 100 yılın muhasebesi yapılacak mı yapılmayacak mı? Ve yapılacak bir muhasebeye kapitalizm, sermaye iktidari dahil edilmeyecekse, adım adım semptomlar üreten burjuva ideolojisi, düşünce biçimi  karşıya alınmayacaksa geriye ne kalacaktır?

Geriye muhtemelen kaypak bir millet yüceltmesi, önemli toplumsal dönemeçleri bir tür “event” olarak gören bir liberalizm ve abartılı bir kutsama kalacaktır. Evet, hepsi bu olacaktır! “100 yıl” gelecek ve de geçecektir. Şatafatlı sözler ve gerçeğin eğilip büküldüğü yanılsamalarla! Hâlbuki...
Hâlbuki bu topraklarda biriken arayış, enerji bir kez daha burjuva sınıfının ihtiyaçlarına terk edilmemeli. “100 yıl” bu olmamalı! 19 Mayıs ya da başka tarihler, tarihin tekerine çomak sokma cüretini gösteren yoksul bir halkın (evet, bildiğiniz köylüydük. Yoksul ve eğitimsizdik. Ama tüm hayhuy içinde öyle ya da böyle ayağa kalkma cesareti gösterdik ve bu cesaret sınıflardan, tarihten azade değildi!) öfkesi bugün daha iyisini kurma cesaretine güç vermeli. Tüm eski defterleri artık kapatma, geride bırakma cesareti vermeli, 100 yıl. 

Evet, 100 yıl sonra, tam da bugün...