TSBD Kongresi’nde Kürt sorunu ve sol

14/12/2013 Cumartesi
TSBD Kongresi’nde Kürt sorunu ve sol

Türk Sosyal Bilimler Derneği (TSBD), düzenlediği 13. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresiyle, hep olduğu gibi, çeşitli konularda tebliğlerin yer aldığı, düzeyli bir bilimsel tartışma ortamı sundu bizlere.

Gezi tartışmalarının ağırlıklı olduğu Kongre’de Kürt Sorunu da tartışıldı. Bu bağlamda, Solun Tarih’inin çok az bilindiğini hattâ yer yer çarpıtılarak yansıtıldığını üzülerek izledim. Bu olgunun en belirgin hali Kürt Sorunu ve Sol ilişkisinde ortaya çıkıyor. Yapılan analizlerde sosyalist/komünist hareketin soruna ilişkin yaklaşımı en hafif deyimle değersizleştirilmeye çalışılıyor. Bilgi eksiklikleri nedeniyle genç kuşaklar da gerçeği yansıtmaktan uzak olan bu anlatımları benimsiyorlar.

Köşem ayrıntılı bir tartışma için yetersiz ama yine de kronolojik sırada birkaç kısa aktarmanın konuya ışık tutabileceğini düşündüm.
TKP’nin 1926 yılında Viyana Konferansı’nda aldığı kararın bir bölümünde,

“(TKP) milli azınlıkların, Türkiye’den ayrılmak hakkı da dahil olmak üzere, kaderlerini bizzat tayin etmek haklarını kayıtsız şartsız tanır… TKP onlar için hukukta tam bir eşitlik, dillerini kullanma ve eğitim görme konusunda tam bir serbestlik, köylülerin ve küçük aşiret efradının yarı derebeyi efendilerine… esir olmaktan kurtarılmalarını, bu bey ve ağalara ait arazinin ve hayvanatın köylülere ve aşiret efradına parasız dağıtılmasını talep eder” denmekte.

1929’da yani 84 yıl önce Dr. Hikmet Kıvılcımlı, üyesi olduğu TKP’ye, Kürt Sorunu konusunda “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” başlıklı yaklaşık 250 sayfalık bir rapor sunar. Raporda Kürt Halkının varlığı, asimilasyon gerçeği, bölgede süren feodal ilişkiler, Türkiye burjuvazisi ile Kürt ağalarının “göbekten bağlı” oluşu ve kendi kaderini tayin konusu ayrıntılı bir biçimde ele alınır. Kıvılcımlı’ya göre, Kürdistan’ın düşmanı, genel olarak dünya emperyalizmi, özel olarak Türkiye sermayedar sınıfıdır. TKP’nin görevi ise mazlum Kürdistan halkı ile bağlanmak ve bir Kürdistan Komünist partisinin kuruluşunu kardeşçe hazırlamaktır.

1960’larda yani 43 yıl önce ülkenin ilk legal sosyalist örgütü olan TİP’in genel başkanı Aybar 141-142. maddelerin varlığına karşın
“Hükümet gibi Kürt yok, laz yok, çerkes yok demiyorduk. Anadili Kürtçe olan yurttaşlarımız var diyorduk… Ve de zorla, bu gibi sorunlara çözüm getirilemeyeceğini biliyorduk… “Hepimiz eşit haklara sahip Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarıyız” diyorduk… çağımızda devletlerin resmi dili, halk çeşitli etnik gruplardan oluştuğu halde çoğunluğun konuştuğu dildir. Bu yadsınmayacak bir gerçektir. Ancak öteki diller üzerinde baskı uygulanamaz.

Şu halde ülkemizde yıllardır sürdürülen ve ülkemizde yaşayan etnik grupları, yani anadilleri ayrı olan etnik grupları yok varsayan politikanın, faşist bir zihniyetin ifadesi olduğunu özellikle belirtmek isteriz. (…)bugün (…) Türkiye’de Kürtlerin de yaşadığını söylemek yasak! Milli duyguları zayıflattığı ileri sürülerek davalar açılıyor(…) aynı ülkede ve aynı egemenlik altında yaşayan diğer etnik grupların önemini gözden kaçırmamak gerekir yani çeşitli etnik grupların gönül rızasıyla aynı siyasal egemenlik altında yaşamaları çağımız devlet hukukunun ve özellikle demokrasinin başlıca sorunudur “ diyordu.

1970’de, Behice Boran’ın TİP genel başkanlığına seçildiği 4. Kongrede yukarıdaki gerçekler yineleniyor ve kongrenin,

“…Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin Parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini ve Partinin, Kürt Sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrimci mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân” ettiği belirtiliyordu.

Aynı dönemde “Millet Gerçeği” başlıklı yazısında, MDD hareketi temsilcisi Mihri Belli, Kürt halkına uygulanan asimilasyon politikalarını yeriyor, Milli Misak sınırları içinde birlikte bir kurtuluş mücadelesi verilebileceğini söylüyor, Kürtlerin dil özgürlüğünü olumluyor ve ulusların kaderlerini tayin hakkını Leninist açıdan yorumluyordu.

Deniz Gezmiş, idam sehpasında “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” diye haykırarak Kürt ve Türk emekçilerinin ortaklaşa verecekleri bir bağımsızlık mücadelesine işaret ediyordu.

Sol hareketin üzerine titrediği TİP, Kürtçülük yaptığı iddiasıyla kapatıldı. 70’leri izleyen yıllarda çok sayıda sosyalist/komünist parti aynı nedenle aynı kaderi paylaştı.

Ne var ki, başta da belirttiğimiz gibi, Kürt Sorununu ilk kez ağır bedeller karşılığında ülke gündemine taşıma cesaretini gösteren Türkiye sosyalist hareketinin bu duruşu göz ardı edilmekle de kalınmıyor, Kürt ulusal hareketi ve liberallerce konuya ilişkin yeni bir “resmi” tarih yazılmaya çalışılıyor.

Bu durumda, sosyalistlerin ve komünistlerin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana benimsedikleri, Türk ve Kürt emekçilerinin eşit ve özgür bir dünyayı birlikte kurmaları bağlamına oturan bir Kürt sorunu perspektifini kitlelerle paylaşmak önümüzde duran bir görev.

Ertelemenin kimseye faydası yok.