Tanilli, boykotlu günler ve laiklik

26/02/2015 Perşembe
Tanilli, boykotlu günler ve laiklik

“Din, doğa anlayışı, toplum, devlet örgütü, her şey en amansız eleştirinin hedefi oldu; her şey akılın mahkemesinin önünde aklanmak zorunda kaldı ya da mahkȗm oldu. Düşünen akıl, her şeye uygulanacak tek ve eşşiz ölçü oldu.” (F. Engels, “Anti Dühring”)

Pırıl pırıl gözlerinden yansıyan aydınlığa bakmaya doyamadığımız gençlerin, kadınların, emekçilerin kanlarının durmak bilmeden akıtıldığı AKP’li günlerde yaşıyoruz.

Öte yandan, toplumun önemli bir kesiminde karanlığı yırtma iradesinin giderek güçlenmesi ise umudumuzu besliyor ve aydınlık geleceği müjdeliyor. Hırsız ve katillerin bu rezil düzenine karşı, yaşamın birçok alanında, bu düzeni değiştirme iradesini hedefine koyan direnişler yeşerip büyüyor.

Haziran Hareketi’nin geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği “laik ve bilimsel eğitim” için uyarı boykotu da bu eylemlilik zincirinin önemli bir halkası.

Bu bağlamda, bir kaç yıl önce yitirdiğimiz bir akademisyen ve mücadele insanı olan Server Tanilli hoca, tüm eserleriyle ama en çok da, “Voltaire ve Aydınlanma ”, “Din ve Politika ”, ”İslam çağımıza yanıt verebilir mi?” , “Nasıl bir Eğitim istiyoruz?”, “Nasıl bir demokrasi istiyoruz?” ve “Türkiye’de Aydınlanma Hareketi” kitabında yer alan “Türkiye’de Aydınlanma Hareketi ve Eğitim” başlıklı yazısıyla yolumuzu aydınlatıyor.

Tanilli, Türkiye’de Aydınlanma hareketi’ni Tanzimat’ tan başlayarak ele alıyor. O dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, “Batı” ile arasındaki uçurumu kapatmaya yönelik “modern bilim ve tekniğe sahip olabilme” çabasını başlattığını, bu nedenle de en etkili araçlarından birisi olarak görülen eğitim alanında bazı yeniliklere imza attığını belirtiyor. Ulusal kurtuluş savaşından sonra kurulan ulus devletin ise, sınıfsal yapısı gereği, ümmet anlayışına ve onun dinsel ve geleneksel yapısına karşı çıkmak ve laikliği ve akılcılığı benimsemek gereksinimi duyduğunu vurguluyor.

Kitapların hepsinde, cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında yapılan reformlar özetlenmekte. Halifeliğe son verilmesinin ardından 1924’de Eğitimin Birliği Yasası’nın çıkarılması, geleneksel okulların ve medreselerin kapatılması ve tüm okulların Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ‘ na bağlanması, 1927’de Arapça, farsça ve din derslerinin ortaokul-lise müfredatından çıkarılması… Gerekçe, laik bir ülkenin okullarında din derslerinin okutulmasının Anayasaya aykırı olmasıdır. Okuma yazma ve eğitim seferberliği için kurulan kurumlardan Millet mekteplerinde okuma yazmayı sökenlere Mustafa Kemal’in Anayasa hediye etmesi de büyük olasılıkla bu düşüncenin yansımasıdır. 1930’larda Halk Odaları ve Halkevleri’ nin açılışıyla zincir tamamlanır. Devlet yardımından yoksun kalan İmam Hatip mekteplerinin hepsi kapanır.

1933’de üniversite reformuyla Darülfünun kapanır ve İstanbul Üniversitesi kurulur. Nazi Almanyası’ ndan kaçarak Türkiye’ye sığınan, “sosyal demokrat ya da sosyalist eğilimli” Alman profesörler üniversitenin çeşitli fakültelerinde öğretim üyeliği yapmaya başlarlar. Ayrıca 1933 reformuna da ciddi katkıları olur. Yapılan reformda İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yer almamaktadır. Ayrıca 1936’da bu üniversitenin Edebiyat Fakültesi’ne bağlı olan İslam İlimleri Enstitüsü kaldırılır.

Tanilli’ye göre, laik eğitimde açılan “ilk gedik”,  1.2.1949 tarihli, “ilkokullarda program-dışı din dersleri okutulması” nı talep eden MEB genelgesidir. Ve sınıfsal bir analiz de ekler savına. Rejimin “asalak, bağımlı, doğuştan tekelciliğin gericilik damgasını yemiş bir burjuvazi adına hareket eden küçük burjuva aydın- bürokrat kadrolar”ı, ya gerici gelişmelerle bütünleşmişler ya da tarihsel misyonlarını yitirmişlerdir. 1949’da çok partili “demokrasi” ye geçiş döneminde, CHP, seçim ve oy kaygısıyla, Demokrat Parti ile “gericilik yarışı” na girmiş ve iç politikada, eğitim alanı dahil, gericilik hız kazanmıştır. Demokrat Parti iktidarı öncesinde Köy Enstitülerinin kapatılma girişimi işin tuzu biberi olur.  

Biz de, bu bağlamda, iç ve dış politikanın ayrılmaz birliğine vurgu yapalım ve dış politikada ilk NATO üyeliği başvurusunun ve emperyalizmle yapılmaya başlayan ikili anlaşmaların da 1945’ten başlamak üzere CHP iktidarı döneminde yer aldığını belirtelim.  

Demokrat Parti'nin (DP) seçimleri kazanması üzerine, yayınlanan 4. 11. 1950 tarihli genelge ile daha önce kaldırılmış olan bu dersler programa alınır.  Ve bu tarihten itibaren dinci gericiliğin bugünkü iktidarının yolu açılır. 12 Eylül cuntasının başı Evren’in ve yardımcısı Özal’ın bu konudaki özel katkılarının da altını çizmek gerek.

Din derslerinin eğitimdeki yerini de tartışan Tanilli, okullara din dersi koymanın yanlışlığına dair birçok gerekçe sunuyor bize;

Devletin görevi, “bilimsel gerçeklerin” eğitim ve öğretimini yapmaktır. Çocuğa aşılanacak olan, bilime olan inanç, akla ve deneyime saygıdır. Yoksa belli bir dine olan inancı aşılamak değil. Din konusu, ancak sosyoloji dersi içinde incelenecek konulardan birisi olabilir.

Bilim ve din birbirine zıttır, bu iki alanı uzlaştırmak olanaksızdır. Darwin kuramıyla Âdemle Havva öyküsünü bağdaştırmak mümkün değildir. Dinle bilimi eşdeğer olarak öğrenciye sunmak onda kafa karışıklığı yaratmaktan öte gitmez. Devletin körpe zekâları çelme gibi bir görevi yoktur.

Tanilli’ ye göre, düşünce, inanç, din ve vicdan sorunları, devletle birey arasındaki ilişkilerin değil, bireylerin kendi aralarındaki ilişkilerin konusudur ve bu alan “özgür” olmalıdır. Devlet, bu özgürlüğü korumalıdır. Ve kendi olanaklarını, şu ya da bu inancın ya da dinin hizmetine sunmamalıdır. Laik bir devlet, dinin düşmanı ya da dostu değildir, onun dışında ve uzağındadır.

Okullarda din derslerinin varlığı bile vicdan özgürlüğüne aykırıdır. Vicdan ve din özgürlüğü konusundaki asıl sorun, “Tanrı’ya ve belli bir dine – hatta mezhebe! – inanmaya ve bunun pratiğini yapmaya zorlanma” biçiminde ortaya çıkmaktadır.

İmam Hatiplere gelince;

Sermaye sınıfı iktidarlarının bu okulların sayısını arttırmaktaki amacının “işçi sınıfı hareketinin önünü kesecek barikatlardan birini daha kurmak” olduğunu vurgular Tanilli. Ona göre, Türkiye’de işçi sınıfının karşısına “iki ordu” çıkarılmıştır. Bunlardan biri, İmam Hatip Okulları ve diğer din okul ve kurslarıyla birlikte oluşturulan ve “Şeriat elden gidiyor!” diye çığlık atan Şeriat ordusudur. Diğeri ise “gırtlağına dek işçi düşmanlığı üzerine talim gören” ve “yurt elden gidiyor!” diye haykıran resmi ordudur. Her iki ordunun da ortak noktası, antikomünizm temeli üzerinde “soluk alıp vermeleridir”.

Çözüm, İmam Hatiplerin birer meslek okulu haline getirilmeleri, bu okullardan üniversitelere gidişin durdurulması, İlahiyat Fakültesi salgınına son verilmesi, Anayasa’daki “Din kültürü ve ahlak bilgisi” dersinin bu metinden kaldırılmasıdır.

Ona göre, laik eğitim olmadan demokrasi de olamaz. Sanki bugünleri görüyormuşçasına, laik devrimin sahiplerinin ise başta kadınlar ve emekçiler olduğunu çünkü “bir şeriat devletinde, okkanın altına ilk gidecek olanların” onlar olduğunu söyler! Laiklik ve demokrasinin “işçi sınıfının sorunlarının çözümünde vazgeçilmez uğrak noktaları” olduğunu ve bu değerlerin en başta “işçi sınıfı için yaşamsal” olduğunu belirtir. Demokrasi ve laikliği kimin gerçekleştireceği sorusunu ise şöyle yanıtlar Tanilli;

Böyle bir düzeni getirebilecek tek güç işçi sınıfının iktidarıdır! “Aydınlık güçlerin başında gelen ama bütün öteki aydın güçlerle beraber hareket ederek” iktidara gelmelidir işçi sınıfı! 

Yaşasaydı, kuşkusuz, AKP karşıtı tüm eylemlerde, emeğin ve gençliğin isyanında, Haziran Direnişi’nde, TEKEL ve onu izleyen tüm işçi eylem ve direnişlerinde, yitirdiğimiz tüm evlatlarımıza dair protestolarda, Birleşik Haziran Hareketi’nin “laik ve bilimsel eğitim” etkinliğinde, tekerlekli sandalyesiyle en önde saf tutardı.

Tanilli’nin çözümlemeleri, Haziran Hareketi’nin, ülkenin her bölgesinde, her kentinde, her köyünde, her mahallesinde, her işyerinde örgütlenip güçlenerek bu siyasal düzeni alaşağı etme ve laik, demokratik, kamucu, bağımsız, eşitliğe ve özgürlüğe dayalı, emek eksenli bir yapılanma kurma hedefinin de ne kadar gerçekçi ve zorunlu olduğunu da göstermesi bakamından çok öğretici.

Can Yücel’in “ateşten ölüp ölüp dirilen semender"e benzettiği, bu savaşçı bilim insanının önünde saygı ile eğiliyoruz.