Cezaevleri ve okuma özgürlüğü

09/01/2017 Pazartesi
Cezaevleri ve okuma özgürlüğü

Bir süredir, cezaevlerinde insan hakları ihlâllerinin arttığına dair haberler gündemde önemli bir yer tutmaktadır. Bu kısa değerlendirmede, söz konusu ihlâllerin sadece bir bölümü ve özellikle de kitap kısıtlaması üzerinde durulacaktır.

Görüşmecilerin, avukatların ve CHP milletvekili sayın Utku Çakırözer’in aktardığı bilgilere ve insan hakları örgütlerinin raporlarına göre, cezaevlerindeki yüzden fazla gazeteci ve yazar hakkında, görüşmelerin kayda alındığı, sınırsız olması gereken avukat görüşlerinin haftada bir gün ve bir saate indirildiği, aile ile açık görüşlerin iki ayda bire, telefon görüşmelerinin ise on beş günde bire indirildiği, bu sınırlamaların yanı sıra dışardan yollanan kitapların ve mektupların kabul edilmediği, sadece cezaevi kütüphanesinin kullanımına izin verildiği bildirilmektedir. Ergenekon ve Balyoz dönemi koşullarıyla karşılaştırıldığında, tutuklular için durumun zorlaştığı anlaşılmaktadır.

Türkiye, 1948’de BM’de kabul edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne olumlu oy vermiş, ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul etmiş, ‘İşkencenin ve Gayri-insani ya da Küçültücü Ceza ve Muamelenin önlenmesine dair Avrupa Sözleşmesi’ni ve benzerlerini onaylamış, Anayasalarında da bu sözleşme ya da bildirgelerde yer alan insan haklarına ilişkin düzenlemelere yer vermiştir. Buna rağmen, özellikle darbe dönemlerinde insan hakları ihlalleri artmaktadır. AKP iktidarının OHAL ile iyice artan baskıcı uygulamalarının bu dönemleri aratmadığı görülmektedir. Günlük yaşamdaki bu durumun cezaevlerine de yansıdığı anlaşılmaktadır.

Avukat Halit Çelenk, 1999 yılında, F tipi cezaevleriyle ilgili “Cezaevleri Sorunu” başlıklı yazısında, Terörle Mücadele Yasası’ndan kaynaklanan hukuksuzlukları yerer ve 1989’da Şekibe Çelenk ile birlikte ziyaret ettikleri İsveç’in cezaevi sistemine dikkat çeker. Hükümlülerin, eşleriyle birlikte kalma, bazı koşullarda dışarı çıkabilme, cezaevindeki arkadaşlarıyla görüşebilme haklarını ve koruluklara bakan, içinde daktilo ve bir sürü başka kolaylığın yer aldığı odalarını betimlerken, Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ inin de bulunduğu cezaevi kitaplığını istedikleri zaman, istedikleri gibi kullanmanın yanı sıra kendi kitaplıklarını da oluşturup bol bol okuyabildiklerini vurgular. Cezaevlerinin düzeltilmesinin demokratikleşmenin önemli bir parçası olduğunu, sorunun çağcıl bir hukuk ve infaz anlayışına göre yeniden ele alınması ve düzenlenmesi gerektiğini belirten Çelenk, cezaevlerine bir baskı, işkence, öldürme, yargısız infaz yeri gözüyle bakmanın çağdışı, insanlık dışı ve ilkel bir tutum olduğuna parmak basar. Ona göre, hükümlülük geçici ama yaşam süreklidir. En güzel cezaevi binası bile insanın ruhsal ve düşünsel yeteneklerini koruma ve geliştirmesi için yeterli değildir. Bu nedenle, hükümlülerin konuşma, görüşme, tartışma özgürlükleri, entelektüel varlıklarını sürdürebilme hakları yok edilmemelidir.

Laik bir eğitimden geçmiş, kulluktan kurtulmuş, özgür yurttaşlıkla gelen, okuma, öğrenme, tartışma, düşünme ve eleştirme ve benzeri bazı kazanımların tadına varmış olan bireyler için kitap olmazsa olmaz bir gereksinimdir. Su gibi, ekmek gibi, sıcakta sığınılacak bir gölgelik gibi, zifiri karanlıkta içeri sızan bir ışık demeti gibi bir temel ihtiyaç maddesidir.

Dışarda insanın ayrılmaz bir parçası olan bu gereklilik, içerde olanlar için, özellikle de siyasi tutuklular için çok daha yaşamsaldır. TV’nin ya da izin verilen birkaç gazetenin, bir kitabın içeri taşıdığı dünyanın yerini tutması düşünülemez bile.

Cezaevlerindeki siyasi tutuklular zaten özgürlüklerinden koparılmışlardır. Kanımca, bu insanlara uygulanan okuma yasakları ve “görüş” kısıtlamaları bedensel olmasa da zihinsel- duygusal bir işkence türüdür. Bireyler, ancak, bağımsız mahkemelerde verilen cezalarla cezalandırılabilirler. Ceza ve tutukevleri, ek ceza mahalleri olmamalarıdır.

Bir nokta daha.

Ahmet Şık’a uygulandığı bildirilen “su cezası”, eğer bir dinsel anlam taşımamaktaysa, Server Tanilli’nin “Devlet ve Demokrasi” kitabında okuduğum Hitler Almanyası’nın bir emirnamesini anımsattı bana. Emirname, “Marksistlere, Yehova Şahitlerine, sabotajcılara, tedhişçilere, paraşütle indirilen ajanlara, anti-sosyal unsurlara, Rus ve Polonyalı serserilere işkence uygulanabilir. İşkence, duruma göre şunları kapsar: Gıdayı (ekmek ve suyu) azaltma….” diye  başlayarak devam etmektedir.

 Anayasa’da TC’nin “…insan haklarına saygılı…demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazmaktadır. Ayrıca kimseye eziyet ve işkence yapılamayacağı, kimsenin insan onuruyla bağdaşmayan ceza ve muameleye tâbi tutulamayacağı da yazılmaktadır.

İtalyan, Alman, İslamcı, adı ne olursa olsun bir baskı dönemini toplumsal yaşamımızdan silip atmak istiyorsak, temel çözümün emeğin iktidarından geçtiğini unutmadan, “… insan haklarına saygılı… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” nin hayata geçirilmesi için direnmek, mücadele etmek gerekiyor.