Cesur bir gazeteciyi anımsamak: İlhami Soysal

08/10/2015 Perşembe
Cesur bir gazeteciyi anımsamak: İlhami Soysal

Evlerine ilk kez olaydan iki gün sonra gittik. Çankaya Basın Sitesi’nin mütevazi dairelerinden biri… Yatakta beyaz sargılar içinde bir mumya yatmakta. Sadece gözleri ve ağzı açıkta.Ayakucunda duruyoruz yatağın. Babam geçmiş olsun tadında birşeyler söylemeye çalışıyor. Eşi sevgiliBahriye abla ile annem İlhami ağabey’in sağlık durumuna ilişkin bir şeyler konuşuyorlar…

Yıl 1966, aylardan Eylül.  8.9.1966 günü gazeteye gitmek üzere dolmuş bekleyen gazeteci İlhami Soysal dolmuş zannettiği boş otomobile biniyor. Kızılay’a gitmek yerine Polatlı- Eskişehir asfaltına sapan araba içindedayak başlıyor. 16 km boyunca hem vuruyor hem de “Büyüklerimizin aleyhine yazarsın ha!” diye bağırıyorlar. Ve kaburga kemikleri kırılan, karaciğer ve dalağı parçalanan,  kafasının arkasında bir delik açılan gazeteciyi yol kenarına atıp gidiyorlar.

İktidarda Süleyman Demirel var. Bugünlerde “demokrat”lığına bazı  eski solcu köşe yazarlarının da tanıklık ettiği, 1965 seçimleri sonucunda %40’ın üzerinde bir oy oranıyla tek başına iktidara gelen ve Türkiye tarihinin  anti demokratik yönetimlerinden birisini kurarak başına geçen Süleyman Demirel...

Basın ayağa kalkıyor, solcuların nefesini dinlemekle övünen İçişleri bakanı Faruk Sükan ve emrindekiler suçluları arıyor ama bulamıyorlar! Sonunda İlhami ağabey’in köşe yazarı olduğu, dönemin sol eğilimli Akşam gazetesinin çabaları  ve gelen bir ihbar mektubuyla Soysal’ın tanıklığı örtüşüyor ve  İlhan Selçuk’un deyimiyle “Alkapon çetesine lâyık usuller içinde bir aşağılık saldırı tertiplemiş olan kişiler”in kimlikleri ortaya çıkıyor. Özel Harp Dairesi (ÖHD)’den Raci Tekin isimli bir yarbay ile Yüksel Aşçıoğlu ve Sadık Görmez isimli iki assubayın dayak olayını gerçekleştirdikleri anlaşılıyor. 

Serüvenin devamı daha da ilginç. Olaydan  ondokuz gün sonra yarbay Kıbrıs’a kaçırılıyor, Kıbrıs’ta bir çok solcu Kıbrıslı Türk’ün  ölümünden sorumlu TMT’ de görevlendiriliyor  ve daha sonra generalliğe terfi ettiriliyor!  Basındaki tepkiler üzerine ÖHD başkanı Tuğgeneral Recai Engin ise “hava değişikliği” için Londra’ya gönderiliyor!Assubaylar yargılanıyorlar ama delil yetersizliğinden beraat ediyorlar!

Neden ÖHD? Neden Özel Harpçi subaylar?

Öldüresiye dövülen İlhami Soysal muhalif bir gazeteci. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan, Demirel hükümetinin sol, sosyalist ve demokrat kesim üzerindeki baskıcı ve faşizan uygulamalarına sürekli olarak karşı çıkan, Akşam gibi, Yeni Ortam gibi muhalif gazete köşelerinde kullandığı kalemi de dili gibi sivri, doğru bildiğinden sapmayan, adam gibi bir adam… NATO, ikili anlaşmalar ve ülkedeki askeri üslerin varlığına karşı, anti emperyalist, daha özgür ve eşitlikçi bir düzeni savunan, ülkedeki siyasal iktidarın ve ordunun üst kademesindeki yolsuzlukları – yapan genel kurmay başkanı olsa bile - en sert biçimde eleştirmekten çekinmeyen bir insan.

Bardağı taşıran damla ise Genel Kurmay başkanı Cemal Tural’ı hedef alan, sert yazıları… Bunların en  ağırı ise, dayaktan yaklaşık bir ay önce yazılan “Yakanızı Bırakmayacağız!” başlıklı yazı. Genel Kurmay başkanı Cemal Tural, “gizli” bir genelge yayınlıyor ve basının ve politikacıların bazılarının komutanlar aleyhinde bir kampanya başlattıklarını, amacın düşmanla işbirliği etmek olduğunu ve komutanların küçük düşürülmeye çalışıldığını söylüyor. Soysal, bu genelge üzerine yazdığı makalede, “…bu vatan üstünde yaşayan bu halkı sevmek ne genel kurmay başkanının tekelindedir ne de bir başkasının…”  diyerek, Tural’ın, genel kurmay başkanı olmasının, onu herhangi bir vatandaştan daha vatanperver yapmayacağını vurguluyor.  Genelkurmay başkanının, “halkın vergileriyle kurulmuş olan ordunun başındaki bir insan olarak, yaptığı ve yapacağı her yanlış hareketin hesabını sonuna kadar vereceğini, hiç ama hiçbir zaman keyfinin istediği gibi davranamayacağını, davranırsa en ağır şekilde suçlanacağını ve gerekirse yerinden iki satırlık bir yazı ile uzaklaştırılabileceğini de bilmelidir” cümleleriyle sürdürüyor yazıyı. Ve “Demokrasilerde genel kurmay başkanlarının özel dokunulmazlıkları olduğu yolunda bir kaideyi daha tarihler yazmamıştır…” diye de ekliyor.

Tural’ın emeklilik tarihini erteleyebilmek için Personel Kanunu’nu veto ettirdiği, ABD ile işbirliği içinde TSKnın halkla ilişkisinin kesilmesi çalışmaları yaptığı, eşinin kuyumcular çarşısına gitmek için makam arabasını kullandığı, alış veriş süresince çarşının 2 başının inzibatlarca tutulduğu, dükkânın kapısında ise general rütbesindeki kişilerce nöbet tutulduğu bilgileri de okura sunuluyor söz konusu yazıda…

Yazıları nedeniyle onlarca basın davasından yargılanan İlhami ağabey 12 Mart’ta Madanoğlu davası’nın da sanıkları arasındaydı. Bir kontrgerilla üssü olan Ziverbey Köşkü’nde işkence gördü. Paniğe kapılan bazıları gibi avukatını değiştirip “asker” avukat tutmak gibi bir yola da sapmadı. “…yazabilmemin güvencesi; savunma hukukumuzun yüz akı” diye nitelediği dostu ve savunmanı Halit Çelenk’le ve Davutpaşa’daki yıllarda mektuplarını ve anasonlu gevreklerini hiç aksatmadan yollayan Şekibe arkadaşı ile yakın ve sıcak ilişkisini hiç kesmedi.

Saldırıdan bir gün sonra, Akşam gazetesi bir not yayınladı. Notta; “İlhami Soysal  bugün GÖRÜNÜŞ köşesini yazamadı. Biz söylediklerini not olarak kaleme aldık” deniliyor ve şu sözlere yer veriliyordu: “Namussuzluklar ve böyle mütecaviz namussuzlarla savaşmak için güç kazandım. Bu bir yıldırma ve terör teşebbüsüdür. Muvaffak olamayacaklardır. Biz bu oyunları 1960 öncesinde çok gördük. Onların nereye gittikleri malûmdur. Hak bildiğimiz yolda mücadeleye devam edeceğiz. Namussuzlarla savaşı bütün şiddetiyle sürdüreceğiz. Su bardağı suyolunda kırılır. 3 kişiyi, 5 kişiyi yıldırmakla bu işlerin sona ereceğini sanıyorlarsa yanılıyorlar... Korkmadım, bilendim. Bundan sonra nasıl mücadele edeceğimi de beni susturmak isteyenler göreceklerdir.”

Evet, İlhami ağabey, gözüpek, dürüst, dönemin YÖN yazarlarının çoğu gibi, düşünceleri itibariyle “Kemalizm ile Marksizm arasında” tanımlanabilecek,  jakoben bir gazeteciydi. Dik ve muhalif duruşuyla, bu düzen tarafından kendisine sunulabilecek her türlü para ve lüksten bilerek ve isteyerek uzak durdu ama muhalif ve devrimci bir gazetecilik tanımını da –bu uğurda yaşamını yitiren birçok meslektaşı gibi- günümüze miras bıraktı.

Ülkemiz basın tarihinde, özellikle  bugünlere ışık tutabilecek o kadar çok olay  ve o kadar değerli basın emekçisinin özverili yaşamları var ki…