30 Mart 1972 Kızıldere

30/03/2013 Cumartesi
30 Mart 1972 Kızıldere

Serpil Güvenç'in “30 Mart 1972 Kızıldere'” başlıklı yazısı 30 Mart Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

“Kontrgerilla,
özel harp yöntemlerini kullanan
NATO kaynaklı yasadışı bir örgüttür.

Kontrgerilla cuntası, Türkiye'de

kapatılması hiç düşünülmeyen
bir Amerikan üssüdür”
(Uğur Mumcu)

***

“Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı upuzun vurulmuşum
……
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız”
(Ahmet Arif)

İdamla yargılanan bazı Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi (THKP-C) üyelerinin Maltepe Askeri Tutukevinden kaçtıklarını öğrendiğimde, çoğu kişi gibi ben de, yurtdışına gideceklerini ve bunun 12 Mart cuntacılarına iyi bir yanıt olacağını düşünmüştüm. Başka bir şey gelmemişti aklıma. Aylardan beri dağda, kentte, evlerde kıstırılarak katledilen arkadaşlarımızın yüreğimde mayaladığı öfke ve nefret o kadar büyüktü ki…

Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Ahmet Atasoy, Hüdai Arıkan, Sinan Kâzım Özüdoğru, Ertan Saruhan, Selahattin Kurt, Ertuğrul Kürkçü ve Nihat Yılmaz’ın da bulunduğu direnişçiler, kaçıp gitmek yerine, Denizleri idamdan kurtarmak için 3 NATO ajanını kaçırarak Ünye’ye geçmişler vefa, yoldaşlık, dayanışma gibi değerleri yükselterek hepimizi yanıltmışlardı.

30 Mart 1972’de aldık büyük kırım haberini. Kürkçü hariç on kişi rehinelerle birlikte Niksar’ın Kızıldere Köyü’nde havan topları ve roketlerle vahşice katledilmişlerdi. Kemal Özer’in anlatımıyla, yaşam ölü olarak ele geçirilmişti!

Yerli basın sadece iktidarın açıklamalarına yer veriyor ama sol eğilimli Avrupa basını olayı enine boyuna irdeliyordu. Ortak kanı, gerillalarla görüşmeyi kabul etmeyen ve ardı ardına tutarsız açıklamalar yapan hükümetin rehineleri kurtarmak gibi bir çabasının olmadığı, askeri cuntanın ise Kızıldere bahanesiyle “Türkiye halkının bileklerindeki kelepçeyi biraz daha sıkıştırma”ya niyetlendiği yönündeydi.

Olayın üzerinde durulmayan yönü ise, Kızıldere’nin bir kontrgerilla operasyonu olmasıydı. Kenan Evren “Kızıldere’yi Özel Harp Dairesi gerçekleştirmiştir” diye yazacaktı anılarında. Bir NATO üyesi olan Türkiye’de kontrgerillanın varlığı özellikle 12 Mart askeri cuntası dönemindeki yaygın işkencelerle gündeme gelmişti. Oysa konuya ilişkin gerçeğin en açık ifadesi, eski NATO Genel Sekreteri Lord Carrington’ın, 21 Nisan 1986 tarihli Newsweek’teki açıklamasıydı. Sekreter, NATO’nun 1949’daki ilk anlaşma metninde yer alan gizli bir madde uyarınca, üye devletin, komünizme karşı mücadele edecek devlet kuruluşunu oluşturmak zorunda olduğunu belirtiyordu.

NATO üyeliği ile kontrgerilla ilişkisi daha açık nasıl anlatılabilirdi ki? NATO üyesi Türkiye, o günden bu yana bu gizli ordunun operasyonları sonucunda birçok değerli genç, sendikacı, aydın, yazar ve hukukçusunu yitirdi.

Henüz hazır olmayan bir toprağa vefa, dayanışma ve yoldaşlık tohumlarını ekmek isteyen on gence mezar olan Kızıldere Köyü’nün ise adı değiştirilerek Ataköy yapıldı. Ama doğan çocukların isimlerini değiştirmeye gücü yetmedi kimsenin. Mahirlerde, Cihanlarda, Sinanlarda, Ertanlarda, Ömerlerde, “tepeden tırnağa haklı ve doğru” olanların, “tepeden tırnağa alçak ve yanlış” olanlara karşı kavgası sürmekte.

Onlar, sosyalist sistemin var olduğu, halkların emperyalizme karşı kıran kırana savaşlarının sürdüğü, ülke içinde emeğin kavgasının yükseldiği bir ortamda sosyalist ahlak değerlerini yücelttiler.

Günümüzde ise sermayenin egemenliği ağır basıyor ve doğal olarak bu egemenliğin sonucu olan kokuşmuş değerler de. Paradan başka hiçbir şeyin değeri yok bugünün dünyasında. Oysa insana yakışan değerlere ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız var. Onların yeniden can bulması ise ancak emeğin sermaye egemenliğine karşı güçlü bir başkaldırısıyla mümkün olacak.

Bu koşullarda, yoldaşlarımızı anmanın en iyi yolu, emeğin mücadelesine omuz vermekten geçiyor.