Tarihsel déjà vu IV

22/10/2018 Pazartesi
Tarihsel déjà vu IV

YA TÜM DÜNYA KAZ ADIMLARIYA YÜRÜMEYE BAŞLARSA

Geçen yazıda bıraktığımız yerden devam edelim. 

Emperyalizm her şeyden çok iradeyi kırmayı hedefler. Bu nedenle özünde militaristtir, fakat askeri güç her zaman yok etmek için kullanılmaz (onun da gerekli olduğu zamanlar vardır gerçi). Askeri güç apaçık gövde gösterisi için kullanılır. Ancak gövdenin köksüz, içinin kof olmadığının arada sırada gösterilmesi gerekir. Emperyalist politika ve kurumlar geliştikçe görünüşte sermaye birikimi ile bağı yok olur gibi görünür. Böylece görünüşte kaba güce dayalı bir tür adaletsizliğe dönüşür. Ancak özü itibariyle kapitalisttir. Yıllar önce yoldaş Samir Amin Amerikan silahlı gücü olmadan küresel düzeyde değer yasasının işlerliğinden bahsetmek imkansız olacaktır demişti ve yerinde bir kelam etmişti. Emperyalizm kapitalizmin uzun erimli küresel çıkarları açısından zorunluluktur, kısa dönemde sermaye birikiminin miyopluğuyla çatışabilir. Ancak bu durum geçicidir. Emperyalizm kapitalizmin siyasi ekonomik örgütlenmesinin doğal sonucudur. 

Özünde bütünleştirici değil, parçalayıcıdır. Geçmişte bütünleştirici olmasını sosyalizm korkusuna ve Sovyet tehdidine borçluydu. Sovyet sosyalizminin çökertilmesinden sonra emperyalist camiayı bir arada tutacak baskı unsuru yok oldu. Amerikan emperyalizmi çöküşün hemen ardından kendi liderliği altında birlikteliği devam ettirecek birkaç ideolojik ve siyasi adım attı. Örneğin Clinton ve Obama’nın liberal emperyalizmleri aslında müttefiklerine de söz hakkı vererek liderliği sürdürme çabalarının ifadeleriydi. Ancak olmadı. Maya tutmadı. Birkaç nedeni vardı; öncelikle Amerikan emperyalizminin liderlik ettiği küresel kapitalizm çok uzunca bir süredir sistemik krizin etkisindeydi. İkincisi, bu krize bağlı olarak Amerikan emperyalizminin askeri değil ama ekonomik gücü inişteydi. Üçüncüsü Amerikan emperyalizmi askeri ve siyasi baskıyla istediğini elde etme konusunda yetersiz ve yeteneksiz olduğunu defalarca kanıtladı. En basitinden arka bahçesindeki (Latin Amerika’daki) solcu rejimleri yola getirme konusunda bile çuvalladı. Rusya’yı (sosyalist olanı değil, kapitalist olanı hem de) çembere alma ve baskı altında tutma konusunda başarısız oldu. Rusya Amerikan emperyalizmin Kafkaslardaki en büyük müttefiki miniskül Gürcistan’ın hakkından kolayca gelirken (topu topu iki gün içinde hem de) çaresiz kaldı. Rusya Kırım’ı ilhak ederken, Doğu Ukrayna’da etkinliğini arttırırken onu yalnız bırakmak istedi, olmadı. Amerikan emperyalizmin Avrupa’daki Truva Atı pozisyonundaki İngiltere dışında bir allahın kulunu ittifaka çekemedi. Petrol fiyatları hızla yükselirken üretimi arttırmaları, düşerken üretimi kısmaları için eskiden sözünden çıkmayan OPEC ülkelerine yalvardı. Sürekli açık veren bir ekonominin maliyetlerini lider olma hesabıyla müttefikleri arasında paylaştırmak istedi, anlaşılan bu defa kimse takmadı. (Oysa geçmişte böyle miydi ya? 1985’de İngiltere, Fransa, Federal Almanya ve Japonya’ya imzalattığı Plaza Accord anlaşması ile bu ülkelerin ulusal paralarının dolar karşısında değerlerini zoraki arttırmıştı. Böylece dış ticaret açığını bir nebze düzeltmişti. Bu adım anlaşmayı imzalayanların hepsini birden vurmuştu. Çünkü hem geniş bir pazar olan ABD’ne ihracat imkansız hale getirmişti, hem de ABD’nin onlara yaptığı ihracatı yükseltmişti. Ayrıca bu ülkeler yüksek miktarda dolar tutmaktaydılar. Bu adımla yüksek miktarda dolar tutan kendi bankacılık sitemlerini ateşe atmışlardı. Ne diye? Amerikan emperyalizmi istedi diye. En çok zarar gören de ekonomisi özellikle ihracat dayalı Japonya oldu. Bu anlaşmadan sonra girdiği durgunluktan nerdeyse hiç çıkamadı). 

Amerikan emperyalizmi iniştedir ancak henüz açıktan meydan okuyan yok. Bu nedenle durumu 1920’ler ve 30’ların İngiliz emperyalizmine benzemektedir. 1920’ler ve 30’larda İngiliz emperyalizmi çürümekteydi, yerini almaya da kimse yeltenmiyordu. Muazzam bir kaos doğdu, kasotan da faşizm ve dünya savaşı. Şimdi Amerikan empryalizmi çürümekte ve çürütmektedir. Lider emperyalist çürüyorsa hem içeriyi hem de dışarıyı çürütmektedir. 

ABD başkanı olabilmek sahip olunması gereken kişisel nitelikler listesi iyice küçülmüştür. Listede artık zekâ,  diplomatik sezgi ve diplomatik nezaketi özümsemiş olmak yoktur. Her üçünün de listeden çıkarıldığını son dört Cumhuriyetçi Başkan ziyadesiyle kanıtlamaktadır (Reagan, baba Bush, oğul Bush ve Trump). Özellikle son üçü Sovyet Sosyalizminin sahneden çekilmesinin ertesinde geldiler ve emperyalist hiyerarşinin ikinci sırasında yer alanlarla köprüleri bir bir attılar. Her üçü de Amerikan emperyalizmin içeriden ve dışardan çürümesinde katalizör işlevi gördüler. Son ikisi Amerikan emperyalizmini müttefiklerin yardımı olmadan askeri maceraya sürüklediler ve batağa battılar. Arada başkanlığı alan Demokratlar, Clinton ve Obama aslında birer anakronizmden öteye geçemediler; geçmişin büyük demokrat başkanlarına, Roosevelt’e ve Kennedy’e öykündüler ancak yönettikleri dünya artık çok farklıydı. Bu nedenle kolektif emperyalizm vurguları arkadan hançerlendi (Foreign Affairs diye bol şöhretli, yarı akademik, yarı siyasi bir uluslararası ilişkiler dergisi var, oldukça meşhurdur. Tahminen Amerikan istihbarat örgütlerinin yayın organı gibi çalışmaktadır. Obama’nın ikinci döneminde ağırlıklı olarak Obama doktrini diye adlandırdıkları Obama’nın dışişleri politikasını “pısırıklık”, “korkaklık”la suçlayan makaleler yayınladı). Oysa Clinton ve Obama’nın kolektif sorumluğu vurgulayan liberal emperyalizmleriyle Cumhuriyetçilerin tek taraflı emperyalizmleri arasındaki makas çok da açık değildir. Aradaki fark şuradadır; Clinton Irak’ı, Obama da Libya’yı bombalarken diğer emperyalistleri de “buyurun gelin siz de bombalayın” diyerek davet ediyorlardı, oğul Bush ile Trump bombalarken kimseyi davet etmiyorlar. 

Amerikan emperyalizminin içerde ve dışarıda krizi hem küresel sitemi 1920’ler/30’lardakine benzer bir kaosa itti, hem de içeride siyasal ve toplumsal dengeyi yerle bir etti. Babasından daha az zeki olan Oğul Bush (ki Baba da pek zeki değildi hani) aslında içeride dengeleri beyaz ve tutucu Amerikalılar lehine değiştirmişti zaten. Trump ise bu denge değişimini nihai sonuna ulaştırdı. Yeni bir “millet” tanımladı ve bu “milletin” içine Afro-Amerikalıları, Latinoları ve göçmenleri almadı. Faşizm her defasında yeni bir millet tanımıyla gelmektedir. Örneğin Naziler daha iktidara gelmeden Yahudileri, Slavları ve hatta Katolik Almanları dışlayan bir “ulus” tanımlaması yapmışlardı. Tüm vatandaşlardan değil, sadece bazılarından oluşan bu yeni “millet” aslında burjuva dünyasının sıradan vatandaş, anayasa önünde diğerleri kadar eşit vatandaş ülküsünün iflasından başka bir şey değildi. Böylece vatandaşların bir bölüğünü hücum kıtası haline getirerek “millet” tanımı içine girmeyenlere karşı kaz adımlarıyla yürütmek kolay olmuştu. Şimdi Trump da kendi milletini tanımladı. Bu tanımlama aslında Amerikan emperyalizminin içten ve dıştan çürümesine verilmiş cevaptır. İçeride sosyal refah ve koruma adına atılmış birkaç adımı da törpüleyerek bundan sonra tembel göçmenlere, siyahilere, evsizlere ve Latinlere iyi niyet gösterilmeyeceği ilan edilmiş oldu. Diğer taraftan Müslüman ülkelerden gelenlere yönelik seyahat kısıtları da dünyanın bir bölüğüne siz de bizden değilsiniz demek anlamına geliyordu. Yetmedi, Bushların ve yeni muhafazakâr sergerde sürüsünün, ve hatta İsrail’in, bile cesaret edemedikleri adımı attı ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti. Bu adıma İsrail de hazır değildi anlaşılan, açıkta yakalandı, ne yapacağını bilemedi. Her bir adımında bizden olanlar ve olmayanlar tanımlandı. Sadece kapitalist alemin yazılı olan ve olmayan kurallarını yıkmakla kalmıyor, emperyalistler arası teamülleri ve konvansiyonları da yerle bir ederek ilerliyor. 

Trump mı? Yüzsüz, arsız ve plütokrattır. Amerikan emperyalizminin ve dünya kapitalizmin yeni evresine uygundur. Güney Kore’nin yeni seçilen devlet başkanı ile karşılıklı serbest ticaret anlaşması imzalarken, metnin Korece bölümüne bakıp “ne güzel adımı hiç Korece görmemiştim” demiştir; emperyalizm artık ileri değil geri bir zekâya ihtiyaç duymaktadır. Para karşılığı birlikte olduğu porno yıldızı ile davalık olunca kadını tutuklatmış, sonra da ona “at suratlı” demiştir. Clinton da dahil Amerikan emperyalizminin hiçbir başkanı bu ölçüde pot kırma, bu ölçüde nezaketsizlik ve bu ölçüde skandalla birlikte yönetmemişti. Anketler doğru ise, ve eğer görevden alınmaz ise, bir sonraki seçimde de seçilecektir. Yakışır, emperyalizm hem dünyayı hem de içeriyi zehirlemektedir. Kişiselleştiği ölçüde pervasızlaşmakta ve sahte görünümlerinden arınarak aslına, nezaketsiz ve nobran kaba güce doğru evrim geçirmektedir. Çürümekte olan Amerikan emperyalizmi son hurucu için öne pervasız, faşizan ve insani erdemlerden uzak bir alığı dikmiştir, özüne uygundur. 

Bu yazı dizisini bitirmek bir sonraki yazıya kaldı.