Kadınların masumiyetine dair

18/02/2019 Pazartesi
Kadınların masumiyetine dair

Ne çok duyduk adını, ne çok telaffuz ettik. Şule Çet. 23 yaşında genç bir kadındı, önce cinsel saldırıya uğradı ardından öldürüldü. Bugün onun adı, kendisi gibi şiddete uğrayan, katledilen kadınlar için bir adalet çağrısına dönüştü. Şule Çetadı, bir yanda kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin bayrağını taşırken öte yanda “eğitimini sürdürmek için çalışmak zorunda kalmış, annesini çocuk yaşta kaybetmiş, tek amacı kaybettiği işini geri almak olan, kandırılmış bir genç kadın” olarak yansıtıldı.  Peki ne oluyordu da neredeyse her şiddet olayında kadını böylesi bir masumiyet ağı ile sarmalama ihtiyacı doğuyordu?

Davayı izleyenlerin de bildiği gibi, sanıklar uzunca süre tutuklanmadı. Ailenin ve kamuoyunun direnci sayesinde sonunda cinsel saldırı ve cinayet suçlamasıyla hakim karşısına çıktılar. Dava süreci kadınların öldürüldükten sonra bile nasıl kuşatıldığının resmini çiziyordu. Bu kuşatmanın bir köşesini katil zanlısı patronlar ve yandaşları tutuyordu öteki köşesini ise toplumun kadına biçtiği rol.

Bugün Türkiye’de, hem kapitalizmin ihtiyaçları hem de gerici iktidarın ideolojisi gereği kadınlar giderek artan bir baskıyla yaşamak zorundalar. Kadınların çoğunluğu işçi sınıfının bir parçası olarak geçimini sağlamak için kölelik şartlarında çalışıyor. Daha az ücrete, esnek çalışma koşullarına, güvencesizliğe razı olup iş yerinde baskı ve tacize maruz kalıyorlar. Pek çok genç, eğitimini sürdürebilmek için çalışmak zorunda kalıyor, kimi okulunu yarıda bırakıyor.

Fail Çağatay Aksu, kendisini tanıdığımız günden itibaren rahat tavırları ile dikkat çekti. “Bana bir şey olmaz” der gibiydi her haliyle. Kendince haklıydı, onlara pek bir şey olmuyordu. Güçlüydü, patrondu, Şule Çet gibi emekçi sınıfından kadınlar onun elinin kiriydi. Adam koyardı araya, delilleri yok ederdi, mahkemeyi etkileyebilirdi, çevreyi susturabilirdi. Bilir kişi raporunda “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde içki içmeyi kabul etmişse cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” yazdırabilirdi. Bundan otuz yıl önce Çankırı’da bir hakim eşinden şiddet gördüğü için boşanmak isteyen kadının davasını, geleneğimizde “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” sözü var diyerek reddetmişti. Aynı yerdeydik. 

Şule Çet aşağılanırken yalnız değildi. Bundan önce de şiddet olaylarında kadınlar bulundukları yer, dışarda oldukları saataralığı, kıyafetleri ya da tavırları nedeniyle sorgulandı vesuçlandı. Başlarına gelenleri hak ettiklerine getirildi laf en sonunda. Yetmedi, bunlar tahrik gerekçesi olarak mahkemelere sunuldu ve hatta bu nedenlerle suçlulara ceza indirimleri uygulandı.

Katil zanlıları tüm bunları biliyor olmanın huzuru içinde gülümsüyorlardı. Mahkemede evladını kaybetmiş babaya “neden kızın okurken çalışıyordu” diye sorulabiliyordu.“Kızına iyi baksaydın da çalıştırmasaydın” diye suçlanabiliyordu baba. Suç ile ilişkili olmayan bakirelik konu ediliyordu mahkemede. Sanıklar değil, Şule Çet ve babası yargılanıyordu. 

Tam da bu noktada “savunma”ya geçiyordu bizim taraf. Ezilmişliğin, mağduriyetin kabulünden başka bir anlamı olmayan bir çaba başlıyordu. Kadının güzelliği, iyiliği, masumiyeti, fakir oluşu, yetim oluşu, çalışmaya mecbur oluşu öne çıkarılıyordu. Sanki bunlar olmazsa şiddete ya da cinayete karşı kamuoyu oluşturulamayacakmış gibi. Çok açık ki çoğunlukla emekçi kadınlar şiddete maruz kalıyor. Ancak o sırada ekmeğinin peşinde mi, işinin derdinde mi, okulunun yolunda mı gibi sorulara cevap yetiştirmek, sorgulamaları da meşru kılıyor. Karşı taraf “bakın zaten içki içmiş”, “bakın nasıl da gülüyor”, “bakın gecenin o saatinde zaten adamın yanında keyfi yerindeymiş” lerden vazgeçmiyor. Tekrar savunmaya geçiyoruz ve aslında öyle olmadığını anlatma çabası içine giriyoruz. 

Kadına şiddete karşı duranların, vicdan sahibi olanların bile içinden çıkamadığı bu ruh hali, kadın ile erkeğin eşitliğinin içselleştirilememesi ile yakından ilişkili. Kadınların anaç, “kötü” alışkanlıklardan muaf, korunmaya muhtaç, masum varlıklar olarak algılanmasından besleniyor biraz da bu tutum. Çünkü hala kadın kimliği ve cinselliği görmezden geliniyor.

Kadınlar melek değiller, olmalarına da gerek yok. Kadın bir erkekle, tıpkı bir erkeğin yapabildiği gibi, istediği yerde ve saatte bir araya gelebilir. Kadın bu erkekle içki içebilir ve birlikte olabilir. Tüm bunlar yaşanmış olsa da, kadının istemediği her türlü zorlayıcı davranışa taciz denir.

O yüzden Şule Çet ve tüm şiddet mağduru kadınları, masumiyet, saflık ve güzellik kılıfından çıkarmalıyız. Onlar, herhangi birimiz gibiydiler… Katledildiler.