Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Oligarşik Program Çatışması: 150 Yıl Yetmez mi?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:04

Bu topraklar, 150 yıldır aynı oligarşik program çatışmasına sahne oluyor hem de nasıl, kanla, ateşle yoğrularak. Her yoğrulmanın ardından da bir bakılıyor, çatışma sonunda canlarını, kanlarını verenler hep aynı kesimler, alttakiler, büyük çoğunluk. Haklarını yemeyelim, oligarşik düzeyde de kayıplar oluyor tabii ki, ya devlet başa ya kuzgun leşe deyimi gereğince, ancak bu, alttaki büyük çoğunluğun kaderini değiştirmiyor, onlar hep eziliyorlar, hep öldürülüyorlar, hep altta kalan oluyorlar. Alttakilerin, belli dönemlerde kendi çıkarlarını yürekten savunanlara yakın durduklarına da tanık olunuyor ancak bu dönemlerde görülüyor ki, oligarşik çatışmacılar, o iki kanat yani, hemen birleşiveriyor böyle durumlarda ve halkı, halkın gerçek dostlarını sözcüğün tam anlamıyla, acımasızca eziyorlar.

Oligarşik çatışma 150 yıllık dedik, Tanzimat'la birlikte çatışmanın ana hatları ortaya çıkıyor. Konu şu: Osmanlı perişan, yağma ekonomisi, eğer böyle bir deyim kullanılabilirse, çökmüş, işler yürümüyor. Batı'ya özeniliyor, Batı'nın sürüklediği ekonomik sürece bir biçimde entegre olmak amaçlanıyor, ancak Batı gibi olunursa sorunların çözümleneceği düşünülüyor. Yeni Osmanlıcılık, bu dönemde ortaya çıkıyor. Dönemin okumuş yazmışları, Osmanlı'yı Batı'ya nasıl benzetebileceklerini düşünüp duruyorlar. Batı'da sermaye sınıfının varlığından ve bu sınıfın o özendikleri yapıları kurduğundan haberdarlar, Osmanlı'ya da aynı yapıyı kurmaya çalışıyorlar. Bir farkla: Osmanlı'da burjuva, sermaye birikimi sağlanmasına yol açabilecek ekonomik gelişmeler sözkonusu olsa da, yönetimi itirazsız etkileyebileceği bir biçimde yok. Nasıl yetiştirilecek bu sınıf? İşte bu soru, kafalarını çok meşgul ediyor. İki oligarşik yeniden yapılandırma programı, bu arayış içinde şekilleniyor. Batı'nın Jön Türkler olarak adlandırdığı, sonradan kendilerinin de kabullendikleri bu isim altında PR yapan İttihat ve Terakki Cemiyeti, 19. yüzyılın son çeyreğine damgasını vuracak şekilde Osmanlı'da ve Avrupa'da yazıp çizen bu grup, 1902 yılında bir kongre yapıyor. Kongre, Ahmet Rıza ve Prens Sabahattin beylerin görüşlerinin çatışmasıyla sürüyor, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Liberal Milliyetçi Ahmet Rıza grubunun seçimleri kazanması, Liberal Monarşist Prens Sabahattin ve arkadaşlarının ayrılmasıyla yoluna devam ediyor. Prens Sabahattin ve yandaşları, Osmanlı Hürriyet Perveran Cemiyetini kuruyorlar. Bu sürecin devamını biliyorsunuz, İttihat ve Terakki'nin iktidara gelişi, Birinci Paylaşım Savaşı, Osmanlı Hanedanı'nın yıkılışı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu. Cumhuriyet'teki İttihat ve Terakki etkisi de herkesin malumu.

İttihat ve Terakki'nin 1902 Kongresi'nde Ahmet Rıza Bey ve arkadaşları, ekonomik anlamda liberal politikaları savunuyorlar, burjuva yaratacak politikaları, ancak bu amacın merkeziyetçi yapının korunmasıyla sağlanabileceği görüşündeler. Prens Sabahattin ve çevresi ise, yerinden yönetim, halkın seçeceği bir meclis gibi ademi merkeziyetçi önerilerde bulunuyorlar, ancak, dikkat: Her iki oligarşik program da, bu işin Sultan'ın varlığında yapılacağı görüşünde. Merkeziyetçi grup Almanya'yı örnek alırken, ademi merkeziyetçi grup Büyük Britanya'yı örnek alıyor, 'örnek' ülkelerle 'iyi' ilişkiler de bu programların başka bir ortak noktası. Sermaye birikimi yetersiz bile değil, neredeyse 'hiç' olan bir ülkede ademi merkeziyetçi taleplerin gerçekleşme olasılığının düşüklüğü, tarihin de gösterdiği gibi, merkeziyetçi önerilerin yaşama geçirilmesine öncelik veriyor:

Devlet eliyle burjuva yaratmak.
Burjuva, ancak devlet eliyle yaratılabileceği için Osmanlı Hanedanı koşullarında, öyle yapılıyor. Çevrede bir sermaye birikimi yok ki ademi merkeziyetçi bir gelişme söz konusu olabilsin.

Ancak: Ademi merkeziyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da devam ediyor ve kapitalizm sonrası her oligarşik politik girişim gibi, burjuva sınıfı henüz yeterince ortada olmasa bile, varmış gibi düşünüyor ve sınıf ittifakları peşinde koşmaktan geri durmuyor, tıpkı merkeziyetçi iktidar gibi. 'Muhalefet'te olanın avantajını, sınıf lafını edip de alttaki yoksulların 'aklını karıştırmamak' için, 'çevre' kavramıyla hemen değiştiriveriyor bu kesim ve 'hakları yenen' kesimlere yöneliyor. Din ve etnik yapı, burada hemen ademi merkeziyetçilerin yardımına koşuyor. Çevre tepkisi, dini ve etnik tepkiler öylesine 'var' ki, hiç de merkeziyetçi yapıyı zorlamak istemeyen, danışıklı bir örgüt, Serbest Fırka bile, düşlerinde görse hayra yormayacağı bir destekle karşılaşıyor ve sonunda kendi kendini feshederek 'istikrarsızlığı' önlüyor. Ülkede politik muhalefet yapma gereği, iç ve dış koşullarla da desteklenecek şekilde var olduğu ve bildiğimiz ekonomik, politik ve toplumsal nedenlerden dolayı da zaten var olacağı için, iktidar olmak isteyen oligarşik kesimlerin ister istemez iştahını açıyor bu 'çevre: dini ve etnik durum' koşulları, ve de politik örgütlenmelerin ilk aklına gelen ittifak çemberi oluyor. İşte günümüze kadar gelen oligarşik yeniden yapılanma programlarının çatışmasının kısa tarihi. Demokrat Parti'yi, Adalet Partisi'ni, Anavatan Partisi'ni ve Adalet ve Kalkınma Partisi'ni bu süreçte yerli yerine oturtmak artık sorun değil. Bir 'küçücük' eksikle: Bu partiler, 'çevre'ye hürriyet vaadiyle de gelseler, amaçları sadece ve sadece oligarşik yeniden yapılandırma olduğu ve sorunları, bir başka çıkar (iç ve dış) grubu adına iktidarı ele geçirmekten ibaret bulunduğu için, mümkün olan en kısa zamanda, belki bir gecede, ittifak kurdukları kesimleri unutma ortak becerisine sahipler. Halkın desteğini son derece yüzeysel ve düzeysiz, içine doğulan koşullarla isimlendirilen –asla sınıfsal olmayan- her özelliğin ifade edilmesiyle sınırlı bir politikayla ellerinde tutmaya çalışıyorlar ve bunda da başarılı oluyorlar. Şu ana kadar oldular.

Ha, bu arada, merkeziyetçi sayılan partilerin ademi merkeziyetçi politikalara yönelmesi, ademi merkeziyetçi sayılan partilerin de merkeziyetçilikten hiç ödün vermemesi (Bakınız son açılımlar politikaları) alışkanlık yaratmış, alttaki büyük çoğunluk bu politikalarla ya da politikasızlıklarla hipnoza uğramış, ne farkeder?

Oligarşik çıkarlar yerine geliyor ya, bir timarı bir adamdan alırsın, başkasına verirsin, ya da devlet eliyle burjuva yaratma politikasını, devlet eliyle 'burjuva' tayin etmeye dönüştürürsün, istediğin adamı para-servet sahibi yaparsın, istemediğinin elinden de malını mülkünü (zaten devletin vermiş olduğu) alırsın, 'iş'ler, dikkate alınması gereken yabancı gücün, güçlerin çıkarları da gözetilerek, uluslararası 'sistem'le entegre olmaya gayret edilerek ve de günün koşulları nasıl gerektiriyorsa öyle yapılarak, her zamanki gibi yürür.

Benzetme yapmış olmayalım ama, son krizde örneğin, emperyalist kapitalist metropoller, tüm hücreleriyle savundukları neoliberal Friedmancı (Devlet hiçbir işe karışmasın, sermaye istediğini yapsın) politikalardan anında vazgeçip Keynesçi (Bırakın devlet her şeyi düzenlesin, sermayeyi korusun) politikalara yönelmediler mi, bizim oligarşik yeniden yapılandırma programcıları da aynı böyle yapıyorlar işte.

Tekel işçisi hakkını almaya mı kalkıştı?

Olmaz. Bu, olmaz. Hani özgürlükçüydük, liberaldik şu bu, nerede kaldı o laflar, özgürlükçü bir adam, hakları için özgürlüklerini kullananlara polis cobuyla, biber gazıyla mı saldırırmış?

İşin üzüntü veren yanı, hadi oligarşik yeniden yapılandırmacılar kendi çıkarları peşindeler, istedikleri yalanı söylerler, belli bir toplumsal geçmişe sahip insanlar, hadi

onlara postmodernler diyelim, nasıl bu yalanlara kanarlar (terbiyeli olduk gene) da oligarşik ağızlara özenirler?

Ezilenin yanında olmayana değil solcu, insan bile denmez. O çok 'saygı' duyduklarını ifade ettikleri 'çevre'sel terminolojiye bir baksınlar, marksist literatürü daha akıllarına bile getirmeden. Marksizm sözcüğünü ağızlarına alacaklarına, önce dini ve etnik sıkıntıların yer aldığı metinlere bir göz gezdirsinler, zalimin yanında olmaya ne isim veriliyormuş, görsünler. Önce o 'metin'lerden başlasınlar, sonra solculuk taklidi ve eleştirisi yapmalarına sıra gelir mi gelmez mi kendileri karar versinler. Hoş, postmodernler ne karar verirlerse versinler, alttakiler, hiç de onların dediği gibi davranmamaya yaşamlarında çoktan karar vermiş durumdalar, Tekel Direnişi'yle de bunu kanıtlıyorlar. Dini ve etnik sıkıntıları çoktan bir kenara itip birbirlerinin içine doğduğu koşulları unutarak, haklarını, hem de giderek politikleşen bir tutumla savunmaya devam ediyorlar. Kervan yürüyor.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları