Üniversite ve polis!

28/05/2013 Salı
Üniversite ve polis!

Rıfat Okçabol'un “Üniversite ve polis!” başlıklı yazısı 28 Mayıs 2013 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Üniversite ve polis sözcükleri, farklı korkulara kaynaklık ediyor. Demokratik olamayan yönetimlerde, iktidar üniversiteden, halk da polisten korkuyor.
Demokratik olmayan yönetimler düşünceden, irdelemeden, araştırmadan, eleştiriden, “akıl”dan korkuyorlar, hatta okuyandan bile!

Okuyan insan, eninde sonunda başka insanlarla ve yaşamla birebir ve gerçekçi bağlar kurabiliyor. Okuyanın duyarlılığı artıyor düşünmeye başlıyor, toplumsal sorunlarla ilgileniyor, irdeliyor, eleştiriyor, araştırıyor ve çözümler arıyor. Okuyan insan, demokratik olamayanların can düşmanı oluyor, sanat ve sanatçılar da.
Üniversite, okumuş ve duyarlı olması beklenenlerin bir arada olduğu bir ortam. Toplumsal akıl ile evrensel aklın, gençlik ile olgunluğun ve gerçek ile bilimin buluştuğu yer. Üniversite, özünde doğru bildiğinin yanlışlığı üzerinden kafa yoracakların, örneğin iki kere ikinin dört etmediğini düşüneceklerin ve araştıracakların yuvası. Bu nedenle akıldan korkanların en çok korktukları kurum.

Okuyanın duyarlılığından korkanlar, olayı üniversite öncesinde çözmek istiyor. Zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi ve Kuran kursları ile yetinmeyip seçmeli din dersleri, Arapça ve Osmanlıca dersleri açmanın bir nedeni molla yetiştirmekse, ikinci nedeni din dışı okumaları engellemek. Kuran-ı Kerimi ezberleyenlerin, Hz. Muhammed’in hayatını anlatan kitapları okuyanların ve camiye gidecek çocukların ödüllendirilmesi, eğitim kurumlarına mescit açılması, kızların türbana sokulması ve (şimdilik) İngilizce kursuyla veli toplantılarının camiye alınması gibi girişimlerin bir amacı da bu olabildiğince din dışı okumaları engellemek. Bu nedenle, evrim kuramına karşı çıkıp, güzel sanatlarla ilgili dersleri azaltıp, sanat kurumlarına cephe alıyorlar.

Korkularından, “Okulları imam hatibe ve üniversiteyi medreseye dönüştürmek” istiyorlar, kampus yerine “yerleşke” değil, “Külliye diyelim” diyorlar. Üniversiteleri, Ekim 2012 tarihli Bilim ve Gelecek dergisinin tanımlamasıyla “‘Gül’ kokulu rektörler takunyalı üniversite” haline getiriyorlar.

Üniversite korkusunun, AKP ile başlamadığı gibi, benzeri iktidarlarla da devam edeceği biliniyor. AKP’nin demokrasi havarisi Menderes, korkusundan üniversite hocalarına “Kara cübbeliler” demeye başlamıştı. Onun döneminde, 6-7 Eylül 1955’te azınlıklara ait işyerlerinin talan edilmesini gözlemlemekle yetinen Menderesin polisi, 28 Nisan 1960 günü de üniversiteyi basmıştı. Demirel’in polisi de, üniversiteleri mekan tutmuştu bağımsızlık yanlısı ve sömürü karşıtı gençlere göz açtırmamak ve onlara saldıracak sağ cenahı korumak ve desteklemek için! AKP’nin ikinci demokrasi havarisi Özal’ın 12 Eylül darbe hükümetinin bakanlığı ve ANAP iktidarının başbakanlığı zamanında, zaten üniversitede karşı ses çıkaracak kimse bırakılmamıştı. Ne de olsa polis yerine elde “Hızır gibi” 1402 sayılı sıkıyönetim yasası ile 12 Eylül rektörleri vardı!

Sömürüden beslenme, demokratik ve hoşgörülü olamama, “Dediğim dedik”lik, toplum ve doğa zararına girişimler ve benzeri işler çoğaldıkça, okumuş ve duyarlı insandan, üniversiteden, sanattan ve sanatçıdan giderek daha çok korkuluyor. Bu tür korkuları olan iktidarların en büyük dostu ve güvencesi ise polis oluyor. Her geçen gün korumaların sayısı da artıyor, polis sayısı da baskısı da. Polis, istenen ve beklenen yönde hareket ettikçe, baskıyı şiddetlendirip etkinleştirecek araç-gereçlerle donatılıyor.

Polis güçlendikçe, polise yeni alanlar açılıyor.

Üniversitelerden her gün Bilim ve Gelecek dergisinin tanımlamasını doğrulayacak haberler geliyor. Biri Umre ziyareti düzenliyor, bir başkası Abdülhamit’e onur doktorası veriyor … Üniversiteler takunyalaşıp sessizleşmişken polisin üniversiteye yerleştirilmesi konusu gündeme getiriliyor. Bu gündem, iktidarın sessizleştirilmiş üniversitede bile büyük tepki oluşturacak yeni dönüşümlere hazırlandığının işareti oluyor. Polisi üniversite içine alarak, daha karşı bir gösteri falan ufukta yokken, “Yan baktın lan!” anlayışıyla tepkilerin önlenmek istendiği anlaşılıyor.