Uluslararası Yükseköğretim Kongresi (II)

09/09/2011 Cuma
Uluslararası Yükseköğretim Kongresi (II)

Araya başka konular girince, 27-29 Mayıs günlerinde yapılan ve 8 Temmuz’da bu sayfada başlayan bu kongreyle ilgili yazının tamamlanmasına bir türlü sıra gelmedi. AKP, şeker bayramı arifesinde bir KHK ile TÜBİTAK’ta ikinci darbesini yapıp kurumun başına da bu kongrenin gözde (!) konuşmacılardan olan Yücel Altunbaşak’ı getirince, hiç değilse yeni başkanın bir yanının tanımamıza yol açacak ve 15 Temmuz'da yayımlanmak üzere hazırlanmış olan aşağıdaki yazıyı, gecikmeden yayımlamak farz oldu.

Bu kongrenin bir özelliği konuşmacıların bir bölümünün bilerek ve seçilerek çağrılması oluyor. YÖK’ün yerli davetli konuşmacıları genelde vakıf üniversitelerinden seçtiği anlaşılıyor.

Davetli konuşmacılardan ABD’nin Stanford Üniversitesi’nden çağırılan Hans N. Weiler, “Bilgi ve Güç: Yükseköğretimin Yeni Politikaları” başlıklı bir bildiri sunuyor. Konuşmasına, “Söz bilgiden açıldığında ne konuştuğumuzu bilmiyoruz” diyerek başlıyor. Sonra, bilgi kavramındaki değişimi, bilgi-güç ilişkisini ve bilgi politikalarını kısaca irdeliyor. Bilgi politikalarının anahtar parametrelerden birinin tüm dünyada yükseköğretim ile devlet arasındaki ilişkide yükseköğretimin devletten bağımsızlaşması yönündeki değişim olduğunu vurguluyor. Ancak bu bağımsızlaşmayı, liberaller gibi, yükseköğretimin kendi kaynaklarını kendisinin yaratmasına bağlıyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki yükseköğretim kurumlarının kendi kaynaklarını kendileri yarattıklarında, parasalcı küresel sistemin taşeronu durumuna düşecekleri tehlikesine hiç değinmiyor. Tam tersine, “Batı toplumlarının kültür nutukları atan toplum olmaktan kültürleri öğrenme toplumu olma zamanıdır” diyerek, sanki gelişmekte olan ülkelerde kendi kaynağını yaratan yükseköğretim kurumlarının bu değişimi sağlayabileceği yanılgısını veriyor.

Davetli konuşmacıların gözdelerinden biri ise, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Yücel Altunbaşak oluyor. TOBB rektörü, bu kongreye “Yükseköğretimin Finansmanına İlişin Bir Model” başlıklı bildirisiyle katılıyor. Bildirisine, “Amerikan yükseköğretim finansman modelinden esinlenerek Türkiye dinamiklerine uygun olduğu düşünülen kamu üniversitelerinin finansmanına yönelik bir reform önerisi” sunacağını belirterek başlıyor.

Bilindiği gibi, nüfusu ancak dünya nüfusunun yüzde 8 kadarı olan ABD, tüm dünyada üretilen gelirin yüzde 60 kadarına sahip! Kişi başına düşen geliri Türkiye’den kat be kat fazla! Toplumun genel öğrenim düzeyi neredeyse Türkiye’nin iki katı! Her yıl on binlerce öğrencinin okumak için gittiği ve en çok beyin göçünün olduğu bir ülke! En çok silah satan, diğer ülkeleri en çok sömüren, hemen her istediği ülkede karışıklık yaratan ve istediği anda işgale yeltenen, her an dünyanın bir yerinde masum insanların ölümüne yol açan bir devlet! Dışarıya kendi dilini, müziğini, kültürünü, modasını ve parasalcı anlayışını ihraç eden bir sömürgen! Tarihsel olarak maceraperestlerin kurduğu bir ülke olarak ABD’de girişimcilik yaygın ve de gerektiğinde başkanın (Clinton) özel yaşamını bile didik didik edebilen ve başkanın (Nixon) istifasına yol açabilen hukuk sistemine sahip. ABD’de, vergi kaçırdığı saptanan kişi, başkan da olsa başkan yardımcısı da olsa görevini bırakıyor.

Bir bu ABD’ye bakın, bir de bizim ülkeye!

TOBB rektörü, yükseköğretim paralı hale getirecek ve “üniversite kazanan her öğrenciye kredi verilmesi” ile sonuçlanacak karmaşık önerilerini, bu ABD’den bizim dinamiklerimize uygun modeller söylemiyle sıralıyor! “Devlet üniversitelerinde uygulanan kredi sisteminin vakıf üniversitelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesini” de öneriyor! Hatta “Bu uygulama bir yönüyle devletin imkanlarının özel teşebbüse kullandırılması anlamına gelmektedir. Bu açıdan böyle bir itirazın rasyonel bir dayanağı vardır” diyerek bu öneriyi yapıyor! Sonra da (aklı sıra) kandırıcı gerekçesini, “Şecaat arz ederken sirkatin söyler” deyişini çağrıştıracak bir biçimde açıklıyor: “Vakıf üniversite sistemine verilen destekle üniversite eğitiminin devlet üzerindeki mali yükü azaltılmış olmaktadır. … Fakir ve orta direk aile çocuklarına da vakıf üniversitelerinde eğitim imkanı tanınırsa bu üniversitelere girmek çok daha zorlaşacaktır. Dolayısı ile vakıf üniversitelerinin öğrenci profili, simdi olduğu gibi sadece varlıklı ailelerin çocuklarından değil, bu üniversitelerde verilen eğitim kalitesinin, talep edilen ücretlere değeceğini düşünen her kesimden öğrencilerden oluşacaktır. Bu açıdan bakılırsa, bu program, vakıf üniversitelerini varlıklı kesimin hegemonyasından kurtaracaktır” diyor!

TOBB rektörü, yükseköğretimin finansmanındaki ikinci boyutu, “İşe göre aş” söylemiyle açıklıyor ve sunduğu planın “… üçüncü aşamasında üniversiteler eğitim ücretlerini kendileri belirleyebilmektedirler. Böylece daha yüksek eğitim ücreti ile öğrenci çekmeyi başarabilen üniversiteler öğretim üyelerine daha yüksek maaşlar verebileceklerdir” diyor! TOBB rektörü, konuşmasının bitiriken ağzındaki son baklayı da çıkarıyor, rekabet içine girecek üniversitelerde kaçınılmaz olanı açıklıyor: “… şartlar oluştuğu zaman, performansa göre maaş uygulamasına geçilmelidir” diyor!

Yükseköğretim paralı olunca, üniversitenin kamusallığı ne olacak? Açıklamıyor!

Bilindiği gibi AKP’nin YÖK’ünün bir söylemi de, “araştırma üniversitesi” oluyor. Bu konferansta Bilkent Üniversitesi Rektörü Abdullah Atalar da, “Araştırma Üniversitelerinin Temel Özellikleri” konulu bir bildiri sunuyor. Bilkent rektörü, dünyada 125 tanesi ABD de olmak üzere 200 kadar araştırma üniversitesi olduğuna değiniyor. Bu üniversitelerde uygulanan “… politikalar arasında özellikle üniversitenin atama ve yükseltme sisteminin önemi büyüktür” diyor. Üniversite içinde ve dışındaki rekabetin önemini vurguluyor. Hocaların araştırma performansının ölçülmesi, değerlendirilmesi ve ödüllendirilmesi konusundaki yöntemler, hocaların ders yüklerinin araştırma performansına bağlı olarak ayarlanması, üniversite dışı faaliyetlerin etkileri, dış veya iç destekli projelerin araştırmalara katkısı, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin hocalara dağılımı, kütüphanenin araştırmalara katkısı gibi konular dünyanın ileri gelen araştırma üniversitelerinin temel özellikleri arasındadır diyor. Bilkent rektörüne göre, araştırma üniversitesi olmak için, seçkin öğretim üyelerine, yıldız araştırmacılara, seçkin lisansüstü öğrencilere, zengin kütüphaneye ve geniş fiziksel olanaklara sahip olmak yetmiyor mütevelli heyetleri tarafından yönetilmek, rekabet içinde olmak ve performansa dayalı istihdam yanında öğretim dilinin İngilizce olması gerekiyor!

Davetli konuşmacıların bir bölümünün söyledikleri, düşüncelerini uygulamaya kadar YÖK tarafından ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilecek gibi görülüyor!

YÖK ve AKP bu düşünceleri gerçekleştireceklermiş gibi görünüyor: Kamusal ve parasız eğitim ile iş güvencesini savunanları zorlu günler bekliyor.

[email protected]