TÜBA’nın Bilimselliği (II)!

29/10/2010 Cuma
TÜBA’nın Bilimselliği (II)!

TÜBA raporu, bilimsel anlayış ve bilimin gelişmesiyle birebir ilişkili konulara nedense değinmemektedir. Raporun değinmediği konulardan biri, bilim insanı yetiştirme konusudur/sorunudur. Bilim insanlığına adım atma eşiği olan doktora programlarına ve bu programların niteliğine değinilmediği gibi, bilim insanı yetiştirmek üzere seçilen öğrencilerin yurt içinde doktora yapmaları konusuna da, yurt dışına gönderilmesi ya da yurt dışına gönderilmiş olanların önemli bir bölümünün cemaatçi olması konularına da değinilmemektedir.

Raporda, parasalcı küreselleşmenin bilim üzerinde yaptığı/yapacağı tahribata da, küreselleşmenin aygıtları olan kurumlara da, eğitimi-bilimi piyasalaştırma süreci olarak işleyen Bolonya Süreci’ne de herhangi bir eleştiri getirilmemektedir.

“Türkiye beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sırada yer almakta olup, maalesef iyi eğitim gören yüz kişiden 59’unu elinden kaybetmektedir” (bkz. Beyin göçü/erozyonu. Üniversite ve Toplum, 3, 3, Eylül. 2003). Öğretim üyesi yetiştirilmek üzere yurtdışına öğrenime gönderilenlerin önemli bir bölümü de geri dönmemektedir. Raporda bu konuya da değinilmemektedir.

Bilindiği gibi 1994-1997 yılları arasında sürdürülen bir Dünya Bankası-YÖK Projesi, ABD’dekine benzer öğretmen yetiştirme modelinin uygulanmaya başlanmasıyla son bulmuştu. Bu model uygulandığında, rehberlik ve psikolojik danışmanlık alanı dışında kalan eğitim bilimleri lisans programları kapatılmış, eğitim fakültesi dışındaki fakültelerden mezun olanlara, istatistik ve araştırma dersleri olmayan, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3. maddesinin t-1 şıkkına göre, yüksek lisans programlarının araştırmaya dayalı olması gerektiği halde, tez yapılmasına gerek duyulmayan ve yalnız öğretmenlik formasyon derslerinden oluşan tezsiz yüksek lisans öğretmenlik programları açılmıştı. Üstelik YÖK, bu tezsiz programları bitirenlere doktora programlarına girme hakkı da vermişti. 1997’de kapatılan eğitim bilimleri lisans programları, 140-150 kredilik programlardı. Bu programların yaklaşık 50-60 kredisi ilgili eğitim bilimleri alanıyla ve 30-35 kredisi de öğretmenlik formasyonuyla ilgili derslerden oluşmaktaydı. Bu programların kapatılmasından sonra, formasyon derslerinden oluşan tezsiz yüksek lisans öğretmenlik programını bitiren bir kişi, bu programda istatistik ve araştırma gibi temel dersleri ve eğitim bilimleriyle ilgili herhangi bir ders almadan doktora programına girdiğinde, 25-30 kredilik eğitim dersleriyle o alanda doktora derecesi alabilmektedir. Eğitim alanlarıyla ilgili tüm doktora programlarında bu tür öğrencilere 25-30 kredilik telafi dersleri aldırıldığını varsaysak da, eğitim bilimleri alanında, yaklaşık 60 kredi alana lisans diploması verilmesini durduran YÖK, hepi topu 60 kredi alana, o bilim alanının doktoru unvanı vermekte bir sakınca görmemektedir. TÜBA raporunda bu konulara da, hiç değinilmemektedir. Bu değinmeme, konuyu bilmemekten mi ya da bu durumun benimsenmesinden mi kaynaklanmaktadır, bilinmemektedir!

2005-2006 yılı YÖK verileri üzerinden yapılan çözümlemelere göre (bkz. Yükseköğretim Sistemimiz, Ütopya Yayınevi, 2007: 278-279), bir profesöre düşen ortalama öğrenci sayısı eğitimde 397, matematik ve fen bilimlerinde 78, ziraat ve ormancılıkta 38, sağlık bilimlerinde 17 ve ilahiyatta 14’tür. Bir öğretim elemanına, ilahiyat fakültelerinde “3” öğrenci düşerken, eğitim fakültelerinde 33 öğrenci düşmektedir. İlahiyat alanında, öğretmenlik alanlarında okuyan öğrencinin 72’de biri kadar öğrenci vardır. Ancak ilahiyat alanında yüksek lisans yapanlar eğitim alanlarında yüksek lisans yapanların yedide biri ve doktora yapanlar da üçte biri kadardır. TÜBA raporunda, böylesine herhangi bir çözümleme yapılmadığı gibi, bu tür veriler de kullanılmamış ve bu tür konulara da girilmemiştir.

TÜBA raporda, “üniversitelerimizden doktorlar, mühendisler gibi toplumsal sorumluluk taşıması gereken meslek mensupları mezun olmaktadır” (s. 20) derken eğitim ve bilim açısından toplumsal sorumluluk taşıyan mesleklerin başında gelen öğretmenlik mesleğini de unutmuş görünmektedir.

Raporda, yükseköğretimde okuyan öğrencinin yaklaşık beşte birini ilgilendiren eğitim bilimleri ile ilgili konulara hiç değinilmemesi, TÜBA üyeleri içinde hiçbir eğitim bilimcinin olmaması ile açıklanabilecek bir durum değildir. TÜBA üyeleri içinde, eğitim bilimleri alanlarından bir tek üyenin olmaması da ayrıca dikkat çekmektedir.

Türk-İslam sentezi, toplumsal yaşamımızın bir parçası haline getirilmiştir. Eğitim dincileşmekte, ilk, orta ve yükseköğretimde cemaatleşme giderek yaygınlaşmaktadır. Cemaat okulları-dershaneleri-yurtları-evleri, ortaöğretimden gelen öğrencilerin evrim ve cumhuriyet karşıtlığı, Osmanlı hayranlığı ve sıkıştığında bilimsel bulgulara değil de inanç kitaplarından yardım alacak olanların sayısı giderek artmaktadır. Nedense bu tür konular da TÜBA’nın ilgisini çekmemektedir.

Raporda, AR-GE ile ilgili veriler dışında sayısal verilerin yer aldığı ikinci konu, 2008 yılı itibariyle Türkiye’de araştırma ürünü olup uluslararası atıf indeksli dergilerde yayımlanan yayın sayısının 22.547 olmasıyla ilişkilidir. Ancak raporda, uluslararası atıf indeksli dergilerde yayımlanan yayın sayısı ve de bu yayınlara yapılan atıflar yüzde 100 ya da yüzde 500 artsa, ülkenin bugünkü genel durumunda ne değişeceği de sorgulanmamaktadır. Raporda, akademik yükselmelerde uluslararası atıf indeksli dergilerde yayımlanmış makale aranmasının akademisyenleri yerel ve toplumsal sorunlardan uzaklaştırdığı ve parsasalcı küreselleşmenin işine yarayacak çalışmalara yönlendirdiği konularına da değinilmemektedir.

Bu rapora göre, “bilimsel dil ve yaklaşım siyasetçiye uzak düşmektedir. Bilimin yaşama hakim olduğu günümüzde, siyasetçinin ve bilim kurumlarının birbirini anlamalarını mümkün kılacak ortak bir dil konuşabilmeleri önem ve öncelik kazanmaktadır.” Bu durumun çözümü için de TÜBA, siyasetçilerin bilim insanlarıyla değil de, “bilim insanlarının siyasetçilerle iletişim kurabilecekleri ‘ortak yüz’ niteliğinde yeni bir dil ve pragmatik yaklaşım” (s. 11) geliştirmesini önermektedir. Bu önerinin anlamı açıktır: TÜBA siyasetçilerin bilimle uyumlu olmasını değil de, bilim insanının siyasetçilerle uyum içinde olmasından yanadır.

Bu bilim raporu, raporda yer almayan ve irdelenmeyen konuların niteliğine bakıldığında, TÜBA’nın da, siyasetle ve iş dünyasıyla iç içe olduğunu, bilim ve teknoloji konusuna eleştirel yaklaşmadığını ve resmi söylemin dışına çıkamadığını, TÜBA’nın da siyasallaşıp piyasalaştığını göstermektedir. Rapor, TÜBA’nın, ne kadar bilimsel olduğu konusunu tartışmaya açacak niteliktedir.

Bu raporun yazıldığı dönemde, hükümetin TÜBİTAK’ı, TRT’yi, YÖK’ü ele geçirdiği bilinmektedir. AKP, bu raporun yazıldığı tarihten önce, kadınların türbanlaşmasını kolaylaştırmak için anayasa değişikliğine kalkışmıştır. AKP ve hükümet, kendisini laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak mahkum eden Anayasa Mahkemesi’ni de, hükümetin karar ve uygulamalarının pek çoğunu durduran Danıştay’ı da, diğer yargı organlarını da eleştirip yerden yere vurmaktadır. Şimdiki başbakan, sıkıştıkça “Ulemaya danışalım Diyanet’e soralım” demektedir. Türbanlı kız çocukların ilahiler okuyarak Kutlu Doğum Haftasını okullarda kutlamaları giderek yaygınlaşmaktadır. Hz Muhammed’in “Söz dinlemediğinde eşinizi yatağınızdan uzaklaştırın. Söz dinlememeye devam ederse dövün” türünden sözlerini içeren vasiyeti yatılı ilköğretim bölge okullarının duvarlarına asılmaktadır. Cemaat okullarından, yurtlarından ve dershanelerinden geçenler artan bir biçimde türbana bürünmektedir. Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenleri, artan sayılarda okul yöneticisi olmaktadır. Kuran kurslarına gitme yaşı giderek düşmektedir ve kaçak kursların sayısı da giderek artmaktadır. Bu tür gelişmeleri de göz ardı eden raporun bir yerinde, “Bilimin en temel niteliği, dürüstlük ve özeleştirel kuşkuculuktur” (s. 30) dense de, bu ülkenin “seçkin” TÜBA’sı, raporun bir başka yerinde, “Şimdiki hükümetimizin politikaları, bilim adına memnunluk vericidir” (s.13) diyebilmektedir!

Rapor yazıldığında YÖK, türbana evet diyen ya da AKP yanlılarıyla doldurulmuştur. Rektörler ve dekanlar türbana evet diyenlerden oluşmaya başlamıştır. YÖK, muhalif olarak düşündüğü rektörlerin üniversitesine kolay kolay yeni kadrolar vermemektedir. Kaynakları kısılan üniversite kontenjanları orantısız bir biçimde artırılmaktadır. YÖK, her gün üniversitelerin özerkliğini kısıtlayacak kararlar almaktadır. TÜBA raporunun bir yerinde, “üniversite yöneticilerinin seçiminde Üniversiteler Yasası’nın eksiklikleriyle birlikte politik tercihlerin rol oynuyor olması, eğitimcilerin niteliğine bağlı olarak eğitimin niteliğini de düşüren önemli bir faktördür” (s. 8) denmektedir. Sonra da, “seçkin” TÜBA üyeleri, “Bugün YÖK, kendini yeniden tanımlayıp üniversiteler arasında eşgüdüm sağlayıcı, düzenleyici ve kolaylaştırıcı bir rol oynama eğilimindedir” (s. 17) diyebilmektedir!

Bilim alanının kılavuzu durumunda olan akademi, bu raporla, bilim dünyasının “kargası” durumuna düşürülmüş gibidir.

[email protected]