Son TÜSİAD raporu (III)!

04/02/2014 Salı
Son TÜSİAD raporu (III)!

Türkiye’nin 160 yılı aşan yetiştirme deneyimleri, üretilecek her yeni öğretmen yetiştirme modeli için zengin bir kaynak oluşturuyor. Bu deneyimleri/kaynağı yadsıyan TÜSİAD’ın son raporuyla ilgili bir iki söz edip konuyu şimdilik kapamak gerekiyor.

Raporun sunumundan sonra yapılan tartışma oturumunda, tartışmacıların raporu okumadıkları, raporla ilgili pek bir şey söylememelerinden, belli oluyor. Tartışmacılar, alanlarıyla ilgili bilgiler verirken, fırsat fırsattır deyip AKP’nin yaptıklarını öne çıkarıyorlar. Örneğin YÖK üyesi Şişman, ne olup bittiğini görmediğini kanıtlarcasına, “Her alanda gelişme görüyoruz” diyor! Dinleyicilerden İstanbul Milli Eğitim Müdürü, AB’nin dayattığı ve onlardan kopyaladığımız yeni ilköğretim programı için, “40 yıldır dokunulmayan müfredat değişti” diyor! Tartışmacılardan Akademi Müdürü, piyasacı küresel söylemleri bildiğini gösterircesine, “Eğitimin hesap verebilirliğini artırmak gerekir” diyor! Bu arada, TÜSİAD Eğitim Çalışma Grubu Başkanı, raporu yazan akademisyenin danışmanı olduğu üniversitenin sahibi ve son yılların yükselen değeri Enver Yücel, “Öğretmeni sözleşmeli çalıştırabilecek miyiz? Devlet eğitimi tekeline almış” gibilerinden bir şeyler söyleyince, dinleyicilerden büyük bir alkış alıyor! Tartışma, öğretmenler sözleşmeli olmalı ve performansa göre ücret almalı gibi piyasacı söylemlerde ve anlayışta oydaşlık içinde son buluyor!

Tartışma oturumunu yöneten İsmet Berkan da, 17 Aralık’ta, Hürriyet’teki köşesinde bu rapora değiniyor. Raporda sunulan modelin en önemli özelliğinin, “öğretmenlerin öğretmen olmaya varan yolda eğitimlerinin bir bölümünü ders verecekleri okulda görmeleri” olduğunu belirtiyor. Geçmişte öğretmen yetiştirme sistemimizde, köy enstitülerindeki uygulamaları ya da ilkokul öğretmeni adaylarının kent okullarıyla köy okullarında haftalarca çalıştıklarını bilmeyince ya da yadsıyınca, böylesi değerlendirmelerin yapılması kolaylaşıyor.

Berkan yazısını, “… mesela 5 yıl sonra görevdeki bütün öğretmenlerimizi yüksek lisanslı yapabilirsek, bu ülkeye olabilecek en büyük hizmeti de gerçekleştirmiş olacağız” diyor! Raporda önerilen yüksek lisansın alan bilgisinde olduğunu belirtmek gerekiyor. Raporda örnek verilen ve PİSA’da başarılı olan ülkelerde örneğin de böyle olduğu açıklanıyor. İlk bakışta bu söylem haklı bir söylemmiş gibi geliyor. Oysa Türkiye’deki ilgili araştırmaların öğretmen başarısının öncelikli olarak alan bilgisiyle değil de öğretmenlik tutum ve davranışlarıyla ilişkili olduğunu gösterdiğinden haberdar olanlar, bu söylemin Türkiye için bir şey ifade etmediğini biliyor.

Bu modelin geçerli olduğu ülke ile örneğin Finlandiya ile Türkiye’nin genel özelliklerini karşılaştıralım. Finlandiya, toplumda yaygın olan iki dilin resmi dil olduğu bir ülke Türkiye’de ise İngilizce, neredeyse ikinci resmi dil! Finlandiya’da, yargının, polisin ve de diğer devlet kurumların iliklerine kadar işlemiş cemaatler yok. Finlandiya’da, okulları papaz okuluna dönüştürmeyi aklından geçiren bile yok ülkeyi dini kurallara göre yönetmek isteyip 10 yıldır iktidarda olanlar da. Finlandiya’da 12 yaşındaki kızları evlendiren de yok, kızları türbanlamak, karma eğitime son vermek, okulda kilise açmak isteyenler de. Çocukları ve gençleri Kudüs’e, Demre’ye ya da Efes’teki Meryem Ana’ya ziyarete götürmek için takla atan da yok. Hz. İsa’nın çocukluğunda kiminle yaşadığını bilmeyeni ortaöğretime almamaya kalkışan kafalar da yok. Gazetelerde her gün bir yolsuzluk, namus cinayeti, ayrılmak isteyen eşin öldürülmesi gibi haberler de yok. Orada Türkiye’deki gibi açlık ve yoksulluk sınırında yaşayanlar da pek yok, açıköğretimi örgün eğitimin bir parçası sayan da. Finlandiya’da laik ve bilimsel eğitim yaygın, Türkiye’de ise dini öğretim! Üstelik Türkiye’de her alanda yolsuzluk diz boyu. Finlandiya koşullarında geçerli olabilen bir sistem Türkiye koşullarında işlevsel olabilir mi?

Bir modelin işlevsel olması için, öncelikle sistemin bugünkü durumunun sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi ve sorunları belirleyip bunları giderecek gerçekçi ve uygulanabilir çözümler üretebilmesi gerekiyor. Yoksa bu tür raporlar ancak Patagonya’da geçerli olabiliyor.

Raporun sunulduğu toplantıda dinleyiciler arasında olan Taha Akyol, 17 Aralık’ta, Hürriyet’teki köşesinde raporla ilgili kısa bir bilgi veriyor. Bu arada, dinleyicilerin, “Motivasyonunuz neydi?” sorusu üzerine, raporu hazırlayan akademisyenin, “Vatanseverlik, Türkiye sevgisi… Bu idealizmle yola çıktım, bunun için buradayım. Türkiye eğitimde en başarılı ülkeler arasına girsin istiyorum” yanıtını verdiğini açıklıyor! Raporu bilip de bu açıklamayı okuyanlar, ‘Türkiye’yi bu denli sevmeseydi nasıl bir rapor olurdu’ sorusunu soruyor.