Son hizmet (II)!

29/07/2016 Cuma
Son hizmet (II)!

Hizmet hareketi, darbe girişimiyle, ülkedeki “akıl tutulması” durumunun ne denli yaygın olduğunu gözler önüne serip insanların yanlışlıkları görüp akıllarını başlarına toplama şansı vermesiyle, belki de en önemli hizmetini sunmuş olacak.

17/25 Aralık yolsuzluk olaylarının sonrasında, cemaat için, “Kandırıldık, ne istediler de vermedik?” diyenler, Haziran 2015 seçimlerinden sonra da, “Kürt açılımı” için kandırıldık dediler. Darbe girişimi, 2014 belediye seçimleri akşamında yaptıkları konuşmada, cemaatin “İnlerine gireceğiz” diyenlerin, (yaverleri aracılığıyla) kendi inlerine girildiğini, bir kez daha kandırıldıklarını ortaya çıkardı. Ülkeyi yönetenler, darbe haberini, yetkili mevkilere getirdiklerinden değil de, eniştelerden/dayılardan öğrendilerse, bir kez daha kandırılmış oldular.

Kendi açıklamalarıyla defalarca kandırılmış olanlar, bu arada, bırakın başka olayları yalnız kandırıldıklarını söyledikleri olaylarla ilgili olarak toplumu da/seçmeni de defalarca kandırmış olmuyorlar mı?

Bu kadar kandırılma, kandıranlar ve kandırılanlar açısından ortada bir “akıl tutulması salgını” olduğunu göstermiyor mu?

Yukarıda değinilen “kandırılma” itirafı ve dolayısıyla toplumun kandırılması olayları, tabii ki cemaatle ilişkili olaylarla da sınırlı değildir. Örneğin, 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği oylaması sürecinde, “Hazmedemedikleri ne biliyor musunuz? Diyelim ki Edirne, Tekirdağ ve Ağrı’daki hakim, savcı oy kullanacak. 10-11 bin hakim, savcı oy kullanacak ve bu insanlar HSYK’ya atanacaklar” diyenler, şimdi bunların çoğunu bir gecede görevden alıyor ve darbe girişiminden birkaç gün sonra yürürlüğe soktukları yasa ile hakim ve savcıların oy kullanmasına son verilip tek kanaldan atamaya başlıyorlar.

Kendilerinin cemaat tarafından kandırıldıklarını söyledikten sonra dershane yasasını çıkarıyorlar. Çoğu cemaatçi dershaneden dönüşmüş liselere “temel lise” deyip burada okuyan öğrencilere 3.000 lira yardım yapmaya başlıyorlar. Darbe girişimi sonrasında, bin küsur okulu bir gecede kapatırken, cemaatle inanç ilişkisi bulunmayan ya da inanç dışında başka bir ilişkisi bulunmayan öğrenci, öğretmen ve diğer emekçileri de mağdur ediyorlar.

Mevcut dekanların çoğu, kendilerinin cemaat tarafından kandırıldıklarını söyledikten sonra atanmış bulunuyor. Darbe girişimi sonrasında ise, bütün dekanların istifası isteniyor. Bir-ikisi hariç cemaatçi vakıf üniversitelerinin kurulmasına bunlar izin veriyorlar. Darbe girişimi sonrasında ise (şimdilik) bunların 15’i, kuruluş aşamasında hamisi olan devlet üniversitelerine geçici olarak bağlanmak yerine kapatılıyor; buralarda çalışan ve cemaatle inanç bağı olmayan ya da yalnız inanç ilişkisi olan kişileri de, bir anda işsiz ve öğrenciler de açıkta bırakıyorlar.

Kurmay olmuş kimi kişiler, pek çok kişinin “Ne biçim darbe” dediği bir girişimde bulunuyor! TBMM’yi bile bombalayabiliyorlar!  Darba girişimi başarısız olursa, “bizim ve ülkenin başına ne gelir” diye düşünmüyor/düşünemiyorlar! Cemaat yapısında daha üst konumda olan astlarına, paşa paşa itaat ettikleri söyleniyor! Bunların, aldığı eğitimi, insanlığını, vicdanını, aklını kullanmadığı,  aklını, iradesini ve geleceğini cemaat liderine ipotek ettiği, kısaca özgür bir yurttaş olamayıp kendisine ve toplumuna yabancılaştığı görülüyor.

Bireysel iradenin birilerine ipotek edilmesi, insanların akıl sağlığını yitirip IŞİD benzeri davranışlara yeltenmesine yol açabiliyor. Cemaat anlayışını, silahlı kuvvetler mensuplarıyla da, F tipi cemaatle de sınırlı kalmıyor. Şimdiki YÖK başkanı bile, bu göreve getirildiğinde ilk iş olarak bir cemaati ziyarete gidiyor.

Bir hakimin Gülen’i mehdi olarak ilan etmesi gibi akıl tutulmasının, cemaatçilik dışında da, iliklerimize kadar işlediği görülüyor. Cübbeli Ahmet, “Cumhurbaşkanı’na itaat etmek farzdır” diyor.  Bir rektör, “Bu darbe girişimi Allah’a karşı yapılmıştır” diyor! Dış işleri bakanı, ancak darbe girişimi sonrasında, “Bakanlığı niteliksiz insanlar doldurmuş” diyor! Barış havasını oluşturmak yerine, Diyanet işleri başkanı, “Darbecilerin cenaze namazı kılınmayacak” ve İstanbul belediye başkanı Topbaş, “Darbecilere ayrı mezar yapalım” diyerek kin tohumları ekiyorlar.

Demokrasi anlayışında da yoğun akıl tutulması yaşandığı görülüyor. Kandırıldıklarını söylediklerinde olduğu gibi, darbe girişimi sonrasında da, hiçbir yetkili istifa etmiyor! Darbe girişimine karşı AKP'ye ilk destek açıklamasını, IŞİD benzeri Ahrar uş-Şam ve Özgür Suriye Ordusu gibi kuruluşlar yapıyor. Tekbir getirerek alanlara dolanlar, emir komuta zinciri içinde hareket etmek zorunda kalan biçare erlere işkence ediyor. Akit gazetesi, öldürülen bir er için, “Halk Darbeci hainin kellesini aldı” başlığını atarken, bir Trabzonspor yöneticisi, “Darbecilerin karısı ganimettir” diyebiliyor! Camiler siyasal dava için sala veriyor. İnceden inceye, tekbir getirenlerle demokrasinin korunacağı havası yayılıyor.

Darbe girişiminin bastırılması sonrasında yapılan konuşmada, “Rabia” ruhuna vurgu yapılırken ve halk istiyor diyerek idam cezası gelebilir denirken, hiç alakası yokken, milyonlarca insanın karşı olduğu topçu kışlası yapılacak deniyor! Akademisyenler, (iyi niyetle ya da yardakçılık olarak)düşündüklerini yazanlar, kısaca birilerinin “fetocu” damgasını vurduğu kişiler, işlerinden atanlar, tutuklayanlar, demokrasiyi kurtarmış havasına sokuluyor!

Darbe girişimini, silahlı kuvvetlerin darbeye karışmayan (%98’lik) kesimi önlüyor. Bu durum unutturulup sarıklı ve cübbeli kişilere selam duran polisler, demokrasi kahramanı olarak gösteriliyor.

Oysa Feto cemaati yerine bir başka cemaati öne çıkararak demokratik anlayışın ve demokratik düzenin gelemeyeceğini görmek gerekiyor.

Ülkenin kurtuluşu, cemaatçilik dahil her türlü akıl tutulmasından kurtulmaktan, kişilerin, kendi aklını kullanan özgür yurttaş olmalarından geçiyor.

 

[email protected]