Sıra üniversitelerde (II)

19/10/2012 Cuma
Sıra üniversitelerde (II)

YÖK’ün “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” başlıklı açıklaması, bu kurumun “Türkiye Yükseköğretim Kurulu” (Neo-YÖK ya da Tü-YÖK) adını alıp yeni yetkilerle donatılmasıyla sınırlı kalmıyor. Öğrenciyi dış müşteriye, akademisyeni sözleşmeli teknisyen olacak iç müşteriye, üniversiteyi de ticarethaneye dönüştürmenin yanında akademisyenliğin onurunu da bilimsel kişiliğini de yok sayıyor.

6 Kasım 1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim yasası, 12 Eylül darbecilerinin ve yandaşlarının anlayışına uygun olarak hazırlanmıştı. Bu yasaya göre, Cumhurbaşkanı, YÖK Başkanı’nın sunduğu adaylar arasından birini rektör olarak atıyordu. 12 Eylül darbesi sonrasının üçüncü kez rektör atama zamanı geldiğinde, Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin başlattığı “Kendi rektörümüzü kendimiz seçmek istiyoruz” girişimi sonrasında, yasa değişikliğine gidildi. Meclis 1992’de, üniversitelerin seçtiği 6 rektör adayını YÖK’ün üçe indirmesini ve bunlardan birini Cumhurbaşkanın’nın rektör olarak atamasını benimsedi.

O günden bu yana yapılan genel seçimlerde tüm partiler, “YÖK’ü kaldıracağız” diyor ancak 1992 yılındaki meclisin anlayışı, günümüze kadar devam ediyor.

Öğrenim düzeyi ne olursa olsun muhtar adayları, içlerinde okuma yazma bilmeyenlerin de bulunduğu seçmenlerin yarısından bir fazlasının oyunu aldığında ya da rakiplerinden bir oy fazla aldığında, muhtar oluyor.

Mecliste değişik öğrenim düzeyinde bulunan milletvekillerinin yarısından bir fazlasının oyunu alan kişi, düne kadar Cumhurbaşkanı oluyordu.

Değişik öğrenim düzeyinde olan delegelerin katıldığı parti kongresinde, parti üyesi herhangi bir kişi, yarıdan bir fazla oy aldığında parti başkanı oluyor. Mecliste 276 oyu bulan parti başkanı, başbakan olup 75 milyonluk ülkeyi yönetiyor.

Ancak, üniversitede, profesör, doçent ve yardımcı doçentlerden oluşan seçmenlerden yarıdan bir fazlasının oyunu alan profesör, rektör olamıyor. 20 yıldır süregiden anlayış/ uygulama bu!

Bir profesör, örneğin Necmettin Erbakan/ Tansu Çiller, aldığı oylarla parti başkanı, başbakan ve cumhurbaşkanı olabilirken nedense aldığı oyla rektör olamıyor. 20 yıldır süregiden anlayış/ uygulama bu!

Üstelik devlet üniversitesine bu yöntemi uygun görenler, vakıf üniversitelerinde, genelde iş adamlarından oluşan 10-15 kişilik mütevelli heyetinin seçtiği kişiyi rektör olarak benimsiyorlar! 10-15 mütevelli rektör seçebiliyor da, devlet okulunda yüzlerce profesör, doçent ve yardımcı doçent nedense kendi rektörünü seçemiyor! 20 yıldır süregiden anlayış/ uygulama bu!

Bu durum biraz aklını kullananın, biraz düşünenin ve biraz vicdanı olanın kabul edeceği bir durum mu? Siz söyleyin.

20 yıldır üniversiteler “kendi rektörlerini kendileri seçmek” istiyor. Her yasa değişikliğinde bu durumun düzelmesini bekliyor.

YÖK’çüler değişiyor, İhsan Doğramacı’nın YÖK’çülerini Kemal Gürüz’ün YÖK’çüleri, onunkileri Teziç’in YÖK’çüleri, Teziç’inkilerini de AKP’nin YÖK’çüleri alıyor. Ancak zihniyet” değişmiyor hatta daha da vahim haller alıyor. Akademisyen saygın bir konuma getirileceğine rektör seçiminde bile devre dışında bırakılmak isteniyor.

Kurumsallaşmasını tamamlamış devlet üniversitelerinde bile, rektör seçimini üniversiteye bırakmak istemiyorlar. 11 kişiden oluşan “Üniversite Konseyi” adıyla yapay bir organ oluşturuyorlar. Konseyin beş üyesini üniversite, ikişer üyesini de o üniversiteden Bakanlar kurulu ile YÖK seçiyor. Bu dokuz üye, para babalarından konseye iki üye daha seçiyor. Siyasetin-sermayenin 6-5 çoğunlukta olacağı bu konsey, üniversite rektörünü de fakülte dekanlarını da seçiyor! Bu yöntemle üniversitedeki akademisyenler ne duruma düşürülüyor? Siz karar verin.

Bunlar yetmiyor, konseye akıl almaz yetkilerin verilmesine kalkışılıyor: Konsey, üniversite adına kamulaştırmaya, gayri menkul satın alınmasına ve üniversitenin gayrimenkulleri üzerinde üçüncü kişiler lehine ayni hak tesisine karar veriyor öğrenim ücretlerini ve çalışanların ücretlerini de belirliyor!

Bu yetkilerle konseyin ne dehşetengiz bir şey olacağı ve üniversitenin üniversiteden başka herşeye benzeyeceği kolayca görülüyor. Bu konseyin kurulması, akademisyenliği ve üniversiteyi yok sayma anlamına geliyor.

YÖK’ün “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” açıklaması, aynı zamanda günümüz akademisyenlerinin “akademisyenliğe” ve “üniversiteye” sahip çıkıp çıkmayacaklarını da test ediyor-sınıyor.

Konseye işlerlik kazandırılması, akademisyenin sınıfta kaldığını gösterecek

Bu sınavda başarılı olmak için, dershaneye gitmek gerekmiyor, akademisyenlerin “akademisyen”liklerine sahip çıkmaları yetecek.

[email protected]