Rektör seçimleri

09/07/2010 Cuma
Rektör seçimleri

Var olan yasal süreçteki rektör seçiminden memnun olmamayı gerektirecek pek çok neden bulunuyor. Rektör seçiminde yalnız yardımcı doçent, doçent ve profesör gibi öğretim üyeleri oy verebiliyor. Bu durumda, öğretim elemanları, idari personel ve öğrenciler gibi üniversitenin diğer temel bileşenleri dışlanmış oluyor. Rektör seçme sürecine bir şekilde bu kesimlerin de katılması gerekiyor.

Üniversiteden altı aday çıkmamışsa, rektör seçiminin altı aday çıkana kadar yinelenmesi gerekiyor. Pek çok üniversitede, seçimi yinelememek için kimileri özveride bulunuyor ve adının aday listesine eklenmesine razı oluyor. Bu durum YÖK katında komediye bile dönüşebiliyor. Bakıyorsunuz YÖK, böylesine kerhen aday olmuş ve bir oy almış adayı, cumhurbaşkanına sunacağı ilk üç kişilik listeye alıveriyor!

Tıp fakültelerinin bulunduğu üniversitelerde genelde öğretim üyelerinin çoğunluğunu tıpçılar oluşturuyor ve rektörler hep onlardan çıkıyor. Yasa koyucu bu duruma bir çözüm getirmemiş. Tıpçılar da, “Bu durum ne demokratik ne de akademik, 2-3 seçimde bir bizden aday çıkarmayalım” demiyorlar!

YÖK’ün devreye girip üniversitenin seçtiği altı adaydan, kafasına göre değerlendirip, üçünü elemesi ve diğerlerini cumhurbaşkanına sunması, üniversite seçmenini rahatsız ediyor. Bu durum ne demokratik süreçlere uyuyor ne de üniversitenin istencine saygıyı ifade ediyor.

YÖK’ün zaman zaman üniversitesinde ilk sıraları almış adayları cumhurbaşkanına sunulacak listeye bile almaması, cumhurbaşkanlarının da üniversitedeki seçime saygılı davranmayıp daha az oy almış adayları ataması, üniversiteliyi daha da rahatsız ediyor.

Hele kamu üniversitelerinde yüzlerce öğretim üyesinin oyunu alan aday rektör olamazken, 8-10 kişilik ve çoğunluğunu vakıf zenginlerinin oluşturduğu vakıf üniversitesi mütevelli heyetinin belirlediği kişinin doğrudan rektör olabilmesine kimse akıl erdiremiyor! Üstelik bu vakıf üniversitesi rektörleri de, Üniversitelerarası Kurul’da kamu üniversitesi rektörleriyle aynı haklara sahip bulunuyor.

Rektör seçiminde YÖK’ün devreden çıkması, üniversitelerde ikiden çok aday olduğunda en çok oy alan iki aday arasında yeniden seçim yapılması ve oy çokluğunu alan adayın cumhurbaşkanınca rektör olarak atanması, en kısa ve sağlıklı yol olarak görülüyor.

İnsanların genel eğilimleri üniversite yönetiminin nasıl oluşması gerektiğine de yansıyor. Genelde üniversiteyi, insancıl, toplumsal ve evrensel sorumlulukları olan bir bilim kurumu olarak görenler, rektörün akademisyen olmasına öneme veriyor. Bu düşüncede olanların bir bölümü, daha da ileri gidiyor ve rektör adaylarının akademik yönden uluslararası çerçevede kendini kanıtlamış yayınların sahipleri arasından seçilmeleri gerektiğini savunuyor. Bu kesim, bilim açısından dünyanın en ünlü kişilerinden biri olan Einstein’ın başarılı bir yönetici olamadığını göz ardı ettiği gibi akademik olarak dünyaca ünlü kişilerin insancıl ilişkilerde zayıf kalabildiklerini de göz ardı ediyor. Oysa bilim kurumu olan üniversite rektöründen, rektörlüğü döneminde ne dünya çapında bir yayın bekleniyor ne de onu bir işletmeci CEO olması. Üniversite, bir kişinin başarısına bağımlı ve “ben yaptım oldu” anlayışının hakim olduğu bir kurum değil ki. Başarılı bir rektörlük için, üniversiter kimliği koruyup geliştirecek ortamın yaratılması ve sürdürülmesi yetiyor.
Akıllarını “para” bürümüş olanlar, üniversiteyi bir bilim kurumundan çok ticarethane gibi görmek isteyenler ve girişimci üniversiteden yana olanlar, “rektörler işletmeci olmalı” diyor. Rektörlerin işletmeci olabileceğini düşünenler, akademik ve idari personelin sözleşmeli olarak çalıştırılmasını da eğitimin paralı olmasını da savunuyorlar. Bu kesimin düşlediği üniversitelerin ne duruma geldiğini Greenwood ve Levin şu sözlerle özetliyor: “Üniversite girişimci birimleriyle ve esas olarak geniş sosyal misyonlarla değil de, üniversitenin ekonomik çıkarlarıyla ilgilenen idareleri ve mütevelli heyetleriyle, özel sektörün tipik birer hizmet şirketi haline geliyor... ‘Akademik kapitalizm’ kendi egemenliğini kurmada epey yol almış durumda. Üniversite idareleri için geçerli akçe entelektüel prestij değil, maliyet etkinliği ve ‘patrona karşı sorumluluk’ tur” (bkz. Sabancı Üniversitesi’nin 2003 yayını, Eğitimin geleceği: Üniversitelerin ve eğitimin değişen paradigması, s.76).

Üniversitenin girişimciliği önlenemezse, sözleşmeli akademisyenliğin yaygınlaşıp kadrolu akademisyenliğin hayal olacağını da, üniversitenin ticarileşmeyle yetinmeyip medreseleşeceğini de görmek gerekiyor.

[email protected]