OHAL’in adaleti!

16/09/2016 Cuma
OHAL’in adaleti!

Pes doğrusu, başka bir gün yokmuşçasına 40 bin kişinin memuriyetten çıkarılması 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde duyuruluyor. Memlekette barış olduğunun (!) bundan daha büyük kanıtı olabilir mi?

“Şeriatın kestiği parmak, acımaz” deniyor! Siz acıyıp acımadığını, parmağı kesilene sorun. OHAL gereği, durum aydınlanana kadar, suç işlemeye devam etme ya da kanıtları yok etme olasılığı olan “sanıkların” geçici olarak işten el çektirilmesi durumunda belki, “Şeriatın kestiği parmak, acımaz” denebilir. Çünkü bu kişiler, durum aydınlanan kadar maaşlarının üçte ikisini, alacak, yargılama sonucunda suçlu olanlar cezalandırılırken suçsuz oldukları anlaşılanlar da, görevlerine dönüp ödenmemiş maaşlarını alabileceklerdir.

Ancak son günlerde yaşanan işten el çektirme, meslekten atma ve tutuklamalara bakıldığında işin şirazesinden çıktığı, devletin intikam devletine dönüştüğü görülmektedir. Bu denli yargısız infazlar ilk kez yaşanmaktadır. İşten el çektirme ile meslekten çıkarma ve tutuklama çok farklı şeylerdir. Meslekten çıkarılanlar ve tutuklananların, şeriatın kestiği parmakları, çok ama çok acımakta, hatta bu arada biraz vicdanı olanlarla, biraz hakka hukuka inanların parmakları da çok acımaktadır. Üstelik ve de ne yazık ki, bu acılar bir süre daha devam edecek gibidir. İntikam/kindarlık birilerinin yaşam felsefesine dönüşünce yaşamın acılarla dolu olması kaçınılmaz oluyor.    

Askerle polisin Fetöcülüğünü belirlemek kolay olabilse de, on binlerce sivil memurun hele akademisyenlerin Fetöcülüğü nasıl belirlenebilir ki? İşten el çektirilen, meslekten atılan ve tutuklanan siviller, 15 Temmuz günü, bir yerleri mi işgal etmişlerdir, darbecilere destek mi vermişlerdir, ne yapmışlardır? İşten el çektirilen, meslekten atılan ve tutuklanan siviller, 15 Temmuz öncesindeki gün, hafta, ay ve yıllarda yaptıklarından dolayı mı Fetöcüdürler? Öyle ise 15 Temmuz öncesindeki günlerde, haftalarda, aylarda ve yıllarda bu Fetöcülerin amirleri durumunda olanlar ne yapmıştır? İşten el çektirilen, meslekten atılan ve tutuklanan on binlerce sivil  insanın suç işlemiş olması mümkün mü?

İşten el çektirilen, meslekten atılan ve tutuklananların önemli bir bölümü, iktidar tarafından, bile bile kayrılmış, bulundukları görevlere getirilmiş ve görevlerini yaparken de çeşitli biçimlerde ödüllendirilmiş insanlardır. İşin bir tuhaf yanı, “Ben Ergenekon savcısıyım” diyerek Feto komplolarının arkasında duranların, bu yargısız infaz sürecinde de, “Cumhurbaşkanı olarak, ben yargının da başıyım” demesidir. Bir başka tuhaflık, piyon olarak kullanılan Fetocular suçlu görülürken, onları piyon olarak kullananların yavuz hırsızlığıdır! Üçüncü tuhaflık da,  Fetocular Fetöcü diye meslekten atılırken, kinlerine ve hırslarına göre hareket edenlerin, “Fırsat bu fırsat” deyip Feto karşıtı olduklarını bile bile barış bildirisini imzalayan akademisyenleri de atmalarıdır.

Az buz değil, 2 bin 346 akademisyen meslekten çıkarılmıştır. İşten el çektirilenler, meslekten çıkarılanlar ve üniversiteden ihraç edilenler açısından AKP vahim bir rekora imza atmıştır.  

Cumhuriyet döneminde yükseköğretimdeki ilk tasfiye, darülfünunun İstanbul Üniversitesi’ne dönüştüğü 1933 yılında yaşanmış, 240 akademisyenden 157’si görevden alınmıştır. Görevden alınmada, bir kısmının akademik yetersizliği, bir kısmının da cumhuriyet rejimine mesafeli olmaları etken olmuştur.

İkinci tasfiye ise 4 akademisyenin başına patlamıştır. Bu tasfiye süreci, Alman faşizminin Türkiye’de yükseldiği yıllarda Nihal Atsız’ın, P. N. Boratav ve Sabahattin Ali gibi kişileri komünist olmakla suçlamasıyla başlamıştır. Suçlamalar nedeniyle Eğitim Bakan Hasan Ali Yücel, 1945’te Boratav, B. Boran ve N. Berkes gibi solcu akademisyenleri bakanlık emrine almaya başlamış, Danıştay, bu uygulamayı durdurmuştur (aynı Yücel, 19 Haziran 1946’da B. Boran’ın profesörlüğünü onaylamıştır).

1947 yılında, bir grup DTCF öğrencisinin solcu akademisyenleri şikâyet etmesi üzerine, Ankara Üniversitesi Senatosu, 9 Ocak 1948 günü Berkes, Boran ve Boratav’ın öğretmenlik mesleğinden çıkarılmasına karar vermişse de (bu karar üzerine, Hirsh ve Arsebük senatodan istifa etmişlerdir), Danıştay bu kararı da iptal etmiştir. Eğitim Bakanı R. Şemsettin Sirer ile Başbakan Hasan Saka’nın dayatmasına karşın, akademisyenlerin özerkliğine sahip çıkan Üniversitelerarası Kurul, bu kişiler hakkında disiplin soruşturması açılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Ancak kinlerine ve hırslarına hakim olamayan tutucular, mecliste 6 Temmuz 1948 tarih ve 5239 sayılı Ankara Üniversitesi Kadroları Kanunu’nu çıkarıp kadrosuzluk nedeniyle bu üç elemanın üniversiteden uzaklaştırılmasını sağlamışlardır.

Üçüncü tasfiye 27 Mayıs 1960 devriminde yaşanmış ve 28 Ekim 1960 günü, 147 akademisyen üniversiteden uzaklaştırılmıştır. 9 kişilik bir komisyon tarafından ağırlıklı olarak bir iç hesaplaşma olarak hazırlanan bu listede, tutucu olanlar kadar ilerici olan akademisyenler de vardır. Bu olay üzerine, İstanbul, İstanbul Teknik, Ege, Ankara ve Ortadoğu üniversitesi rektörleri istifa etmiş, öğrenci kuruluşları Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılmamışlardır. Bu uygulama, genel seçimler sonrasında İnönü’nün kurduğu koalisyon hükümeti tarafından çıkarılan 18 Nisan 1962 tarihli ve 43 sayılı yasayla ortadan kaldırılmıştır.

Dördüncü tasfiye olayı, 12 Eylül 1980 darbesi hükümetinin başlatıp ANAP’ın devam ettirdiği, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu çerçevesinde, herhangi bir yargılama yapılmadan, sıkıyönetim komutanlığının isteği ve ilgili kurum yöneticisinin yazılarıyla, 4.891 sivil görevlinin işlerine son verilmesi olayıdır. Bu mağdurların 2.515’i öğretmen ve 95’i de akademisyendir. Bu arada, Aydın Güven Gürkan ve Gündüz Vassaf gibi pek çok akademisyen de, bu uygulamaya karşı çıkarak üniversitedeki görevlerinden ayrılmışlardır. 1933 ve 1960 yıllarında üniversiteden uzaklaştırılanlara açıktan maaş ödenirken, 1402 uygulamasında, maaş verilmediği gibi, atılanlar bütün kazanılmış haklarını da kaybetmişlerdir. 1402 sorununu çözmek için hazırlanan tasarı 1988de ANAP tarafından reddedilmiş, ancak Danıştay 1990’da 1402’likleri haklı bulunmuş ve görevlerine geri dönme olanağı doğmuştur.

Beşinci tasfiye, yaşanan hukuksuzluğun boyutu ve yaratacağı bireysel, ailevi ve toplumsal travmalar ile yapılan haksızlıkların düzeltilmesinde yaşanacak zaman kaybı ve haksızlıklar açısından da, önceki tasfiyeleri aratacak niteliktedir. AKP sayesinde yükseköğretimde, bu yargısız infazları protesto edebilecek rektör bile kalmamıştır. Beşinci tasfiye, mağdur olanlara karşı bir darbe olduğu gibi, eğitim sistemine de, yükseköğretime de, topluma da, insan haklarına da, birer darbe niteliğindedir.

Bu denli haksızlığı yaratanların, bunun altından kalkması kolay değildir. Devlet yönetimi, hırsla, kinle ve hukuk dışına çıkılarak yapılacak bir iş değildir.

[email protected]

 

ÖNCEKİ YAZILARI