Laiklik ve eğitim (I)

03/10/2014 Cuma
Laiklik ve eğitim (I)

Laiklik ve eğitim konusunu, başka tanımları bırakıp R. T. Erdoğan’ın yaptığı tanım üzerinden ele alalım. Erdoğan, Arap Baharı sürecinde Mısır'a "laik bir anayasa" önerip "Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar” diyor (gazeteler, 14 Eylül 2011). A. Gül de benzer bir tanım yapıp “Devletin din ve vicdan özgürlüğünün kullanılması konusunda herkese eşit mesafede durması, farklı hayat tarzlarına gelebilecek baskıların önüne geçmesi, hak ve özgürlükler sistemi olan demokrasinin vazgeçilmez gereklerinden biridir” (Posta, 6 Şubat 2014) diye ekliyor.

Laik devletin her dine eşit mesafede durması, bir yandan devlet din/inanç üzerinden bir tercih yaptığında, laiklik karşıtı bir durumun ortaya çıkacağı anlamına geliyor. Anayasasına göre “… insan haklarına saygılı, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti” olan bir ülkede, laiklik karşıtı durumlar ayrıca Anayasanın ihlali anlamına gelip suç teşkil ediyor. Örneğin devletin en üst yetkililerinden biri,

• Dindar (Sünni-Hanefi) nesil yetiştireceğiz
• İmam hatipleri toplumun en güzide okulları yapacağız
• Çocuklar imam hatibe gitmeyip terörist mi olsun?
• Cem evi ibadethane değildir
• Dini (Sünni-Hanefi) öğretimden geçmeyen bağımlı olur, alkolik olur
• Matematik, fizik gibi dersler zorunlu oluyor da, din (Sünni-Hanefi) dersi neden zorunlu olmasın? …

gibilerinden bir şeyler söylemişse, devlet toplumda var olan farklı inançlardan birini tercih etmiş ve diğer inançları yok saymış oluyor. Bu durumda, laiklik karşıtı bir durum yaratılmış, toplum ikiye ayrıştırılmış ve de “hukuk” devletinde suç işlenmiş oluyor.

Laik devletin her dine eşit mesafede durması, öte yandan da, hem devletin, yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı dinden/inançlardan bağımsız olarak sürdürmesi anlamına geliyor. Laik devletin bir görevi de, laiklik karşıtı oluşumları izleyip laik düzeni korumak oluyor.

Tarih öncesi insanları on binlerce yıl, tanrı ve inanç üretmeden yaşıyor. Sonra insanlar güneş ve fil gibi tanrılar üretmeye başlıyor. Sonra kendilerini tanrı ilan edenler çıkıyor. Dört bin yıl kadar önce de kendilerinin tanrının elçisi olduğunu söyleyenler ortaya çıkmaya başlıyor. Musevilik, en eski göksel din olsa da, İsrail Oğullarına gönderildiğine inanıldığından, o topluluk dışına yayılmıyor. Eski Yunanda ise aşk ve savaş gibi her olayı farklı tanrılara bağlama inancı gelişiyor. Toplulukların, tanrının elçisi olduğunu söyleyenlere inanmaları kolay olmuyor. İnananlar, inanmayanlar nedeniyle çok zorluk çekiyor ve ağır bedeller ödüyor. Bu durumdan kurtulmak için, başkalarının da inanması yolunda büyük çaba harcıyorlar. Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu tür çabalar sayesinde yayılıyor. Bu inançlar yüzyıllar boyunca insanların merak ettiği konuların yanıtlarını verebiliyor. İnancı kullanan iktidarların işi kolaylaşıyor. Hatta ortaçağ denen yaklaşık bin yıllık bir sürede yaşamın her alanı inanç doğrultusunda belirleniyor.

Ancak, “düşünen hayvan” denen insan, zaman zaman insanlığını anımsayıp düşünüyor. Sorular soruyor. Sorduğu soruların yanıtını dinde/inançta bulamayınca ya da bulduğu yanıtla yetinmeyince meraklanıyor, araştırıyor, buluyor, icat ediyor ve üretiyor. Hatta düşünen ve soran kişiler din adamları arasından da çıkıyor. Müslüman dünyasında böyle düşünenler giderek etkisizleştirilirken, Hıristiyan dünyasında yaşamdaki dönüşümlere paralel dönüşümler yaşanıyor. Meraklı insanlar, akıllarını kullandıkça bir yandan anlaşılmaz doğa olaylarını anlaşılır kılan bilgiler üretiyorlar. Öte yandan da insan yaşamını kolaylaştıran buluşlar ve düşünceler üretiyorlar. Matbaa, aşı, ilaç, buharın gücü, elektrik, … keşfediliyor. Bu arada, insanı yok edecek toplar, tüfekler de üretiliyor.

Bir başka açıdan insanlık tarihi birbirini boğazlamaya çalışan toplulukların tarihi oluyor. Dinlerin ortaya çıkması, aynı dine/inanca sahip toplulukların savaşmasını engelleyemiyor. Müslümanların peygamberi ölünce, biri damadı olmak üzere en yakınları halife oluyor. Bu dört halifeden üçü, Müslümanlar tarafından öldürülüyor. Sonrasında kurulan Müslüman devletler, birbirini yok ediyor. Osmanlının Anadolu’da, Ortadoğu ve Afrika’daki gelişmesi Müslüman topluluklarla yapılan savaşlarla gerçekleşiyor. Benzer durum Hıristiyanlar arasında da yaşanıyor. Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı Seferleri, Doğu Roma’yı (Ortodoks Bizans’ı), İstanbul’u da talan ediyor. Avrupa’da Hıristiyanlar da birbirini yiyor. Hatta 17’inci yüzyılda Avrupa’da 30 yıl süren savaşlara din savaşı deniyor.

Bu arada, insana “insan” değeri veren düşünceler gelişiyor. İnsanın aklına duyulan güven artarken insana duyulan saygı da artıyor. İnanç dışında toplum düzenini sağlamayı kolaylaştıracak siyasal ve ekonomik düşünceler gelişiyor. İnanç kitaplarında bile yer alan ve ağırlıklı olarak kadınlarla çocukların mağdur edildiği cariyelik ve köle düzeni geride bırakılıyor. Düşünen ve yüzyılların acı deneyimlerinden ders çıkaran akıllı insan, barış içinde insanca yaşamak için inançlara saygı, laiklik, eşitlik ve insan hakları gibi kavram ve değerler üretiyor. Bu bağlamda laiklikten sapma, insanlığın ulaştığı değerlerden geriye dönüş anlamına geliyor. Bu nedenle laiklik karşıtlığı, insanlığın kazanımlarından geriye gidiş anlamına geldiğinden “gericilik” oluyor.

Bunları bile bile, laiklik karşıtı söylemler, karar ve uygulamalar neden yapılıyor? Amaç belli değil mi?

[email protected]

ÖNCEKİ YAZILARI