İLKE’nin ‘geleceğin yükseköğretimi’ (II)

12/07/2019 Cuma
İLKE’nin ‘geleceğin yükseköğretimi’ (II)

İLKE’nin yükseköğretim raporunda pek çok çalışmaya atıfta bulunulurken, laik, bilimsel ve kamusal eğitimi savunan çalışmalara pek atıfta bulunulmaması dikkat çekmektedir. Örneğin ‘B1. Stratejik Bir Yaklaşımla Yükseköğretimde Değişimi Yönetme’ kısmında değinilen değişim yönetimi sürecinin aşamaları, büyük ölçüde konuya bir sistem yaklaşımı niteliğindedir. Ancak yükseköğretim konusunu sistem yaklaşımıyla ele alan laik ve bilimsel eğitimi savunan Yükseköğretim Sistemimiz adlı çalışmaya hiçbir atıfta bulunulmamıştır. 

Raporda, ‘B2. Gelenekten Geleceğe Arayış ve Anlamlandırma Misyonuna Sahip Üniversite’ konusunda, yükseköğretimle ilgili olarak “Akademik ve bilimsel özgürlük; Kurumsal özerklik; Katılımcılık; Çeşitlilik; Kalite; Verimlilik; Esneklik; Adalet; Şeffaflık; Hesap verebilirlik” konuları, “günümüzde üniversiteler için kabul görmüş bazı temel ilkeler” olarak sunulmaktadır. Bilindiği gibi bu konuların çoğu özellikle Bologna Süreciyle gündeme gelen ilkelerdir. Avrupa Birliği ülkeleri genelde belirli ölçülerde çağdaşlığı yakalamış ülkeler olduklarından yükseköğretim sistemleriyle ilişkili söylemlerde laiklik ve bilimsellik gibi ilkeler yer almamaktadır. Oysa bizim yükseköğretim sistemimizle ilgili söylemlerde, laiklik diğer tüm ilkelerden çok daha fazla önem verilmesi gereken bir ilkedir. Ancak bu raporun hiçbir yerinde laiklik vurgusu yapılmamıştır. 

Raporda, ‘B3. Çeşitlilik Temelinde Yapılanmış Yükseköğretim Kurumları’ konusunda da, ‘B4. Düzenleme ve Denetleme Kapasitesi Yüksek Yükseköğretim Üst Kuruluşları’ konusunda da, üniversitelerde, “yönetim politikalarını gözeten ve onaylayan bir organ olarak” mütevelli heyeti kurulması önerilmektedir. Bilindiği gibi 17 Haziran 2016 tarih ve 6721 sayılı yasayla, Türkiye Maarif Vakfı kurulmuştur. Yasaya göre bu vakfın mütevelli heyeti, dördü Cumhurbaşkanı ve üçü Bakanlar Kurulu tarafından atanan yedi daimi üye ile ikisi MEB temsilcisi olmak üzere Dışişleri Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı ile YÖK temsilcilerinden oluşmaktadır. 2 Aralık 2016 tarih ve 6764 sayılı yasayla da, Türkiye Sağlık Bilimleri Üniversitesi açılmıştır. Bu üniversitede oluşturulan mütevelli heyeti de, Sağlık Bakanı, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı, rektör ile Sağlık Bakanıyla YÖK’ün seçeceği birer profesörden oluşmaktadır. Çağdaş hiçbir ülkede, mütevelli heyetleri bu şekilde partizanca oluşturulmamaktadır. Türkiye’deki bu durumu bile bile raporda neden mütevelli heyeti kurulmasına önem verildiğini anlamak mümkün değildir. Raporu yazanların da mütevelli heyetlerinin partizanca oluşturulmasını benimsedikleri akla gelmektedir.

Bu kısımda, “Yükseköğretim üst kuruluşlarının yapılanmasında yeni oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları ile Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulları’nın yükseköğretim politikalarının oluşumundaki rolleri dikkate alınmalıdır” denmektedir. Bu kurulların da ne denli partizanca ve yandaşlardan oluşturulduğu, kurul üyeleri arasında AKP’li olmayanlar bulunmazken o kurulda olmaması gerekenlerin bile bulunduğu da göz ardı edilmektedir. 

Raporda, B3’te, “Kâr amaçlı üniversite kurulması konusunun yeniden değerlendirilmesi” istenmekte ve B12’de de, “Türkiye’de kamu üniversiteleri için yükseköğretimin paralı olması konusunun tartışılması erken görünmektedir” denmektedir. Gelir dağılımının en adaletsiz olduğu toplumların başında gelen, Türk-İş’in Mayıs 2019 sonlarında açıkladığı verilere göre toplumun yüzde 80 kadarının açlık ve yoksulluk sınırında yaşadığı ve diyanete göre memurunun bile zekat alacak düzeyde yaşadığı bir ülkede bu önerileri benimsemek mümkün değildir. 

B3’te 88’inci sayfasındaki aşağıdaki ifade de dikkat çekmektedir:

Son yıllarda üniversite öğrencilerinin üniversite dışında sistematik devam ettiği uzun süreli ve kademe anlayışına göre yapılandırılmış programlar da dikkat çekmektedir. Genel bir isimlendirme ile sivil akademik kurum (örneğin İlmi Etüdler Derneği (İLEM) ve Bilim ve Sanat Vakfı (BİSAV) gibi) olarak faaliyet gösteren bu dernek veya vakıfların öğrenciye kazandırdıkları hayat görüşünün, bilginin ve becerilerin, üniversite programları ile ilişkilendirilmesi uygun olacaktır.

Görüldüğü gibi raporda üniversitelerin ilişki kurması istenen kurumlar doğrudan İslami anlayışı öne çıkan kurumlardır. Bilindiği gibi İLEM, İLKE’nin yan kuruluşlarından biridir. Kurucularından birinin Murat Ülker olduğu BİSAV, “bünyesinde felsefe, bilim, tarih, sosyal bilimler ve İslâmî ilimler gibi alanlarda medeniyet perspektifli, mukayeseli ve disiplinler arası çalışmaların yürütüldüğü bir merkezdir” (https://www.bisav.org.tr/MAM/Hakkinda). 

Raporda, ‘B10. Sosyal ve Ekonomik Katkı Sağlayan Yükseköğretim Kurumları’  konusunda, 17 konuyu içeren Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine yer verilmektedir. Bu 17 konu içinde, özellikle Türkiye’yi de ilgilendiren “Yoksulluğa Son Verilmesi; Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Sağlanması; Eşitsizliklerin Azaltılması; Barış ve Adaleti Sağlayacak Güçlü Kurumların Oluşturulması” konuları dikkat çekmektedir. Raporda, “üniversitelerden, içinde bulundukları ülkenin sosyal ve ekonomik gelişimine katkı sağlamaları diğer bir beklentidir” dense de, yükseköğretim sistemimizin bu 17 konu ile ilgili yetersiz ve hatta toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda olduğu gibi olumsuz tutumu hiç irdelenmemektedir. Üstelik bu konular üzerinde herhangi bir öneri getirilmezken, “üniversiteler ve iş dünyası Ar-Ge konusunda iş birliği ve ortaklıklar yapılmalıdır” gibi piyasacı önerilere yer verilmektedir. Rapora göre, iş dünyasıyla işbirliği artırılsa sanki hiç sorun kalmayacaktır.

Önemli bilgilerle çözümlemeleri içeren ve yükseköğretimle ilgilenenlerin okuması gereken bu raporun, aşağıda özetlenen temel eksiklikleri bulunmaktadır:

  • Bu çalışmanın başlarında Türkiye'nin, “kendi iç dinamiklerimizden haberdar” vizyon ortaya konduğu söylense de, raporun toplumun laik, bilimsel, kamusal ve parasız eğitimden yana olan geniş kesimlerini yok saydığı görülmektedir. 
  • Raporda, ülkenin gerçek koşulları yadsınarak, dünyayı sömürenlerin piyasacı yaklaşımları olduğu gibi benimsenmektedir.
  • Tüm kurullarda ve üniversitelerde alabildiğine kadrolaşma yaşanırken, karar ve uygulamalarda toplumun yarısı yok sayılırken, laik ve bilimsel anlayıştan giderek uzaklaşılırken, üniversitelerin uluslararası düzeye ulaşabileceği sanılmaktadır. 
  • Eşitlik ve adalet anlayışı, tüm toplumu içerecek şekilde ele alınmamaktadır.
  • Laik bir anlayış ve uygulama olmadan üniversitenin üniversite olamayacağı göz ardı edilmektedir.  

[email protected]