Değerler eğitimi (I)

04/06/2010 Cuma
Değerler eğitimi (I)

Son zamanlarda kısmetim açıldı: Peş peşe eğitim toplantılarını izliyorum. 28–29 Mayıs 2010 günlerinde de Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’in İstanbul’da düzenlediği Değerler Eğitimi Uluslararası Konferansı’nı izledim. Bir konuşmacıya göre, konferanstaki 40 kadar konuşmacının 20’si eğitimci, 7’si ilahiyatçı ve 4’ü de hukukçuymuş. Toplantıda, İstanbul dışındaki üniversitelerden gelenlerle vakıf üniversitelerinden gelenler başı çekerken, biri öğrenci dekanı ve biri de tıp fakültesi dekanı olmak üzere üçü ABD’nin Yale Üniversitesi’nden gelen biri de İngiliz olan 4 yabancı konuşmacı vardı.

İlk gün, bakan beyaz giysisiyle ve bakanlığın üst düzey bürokratları da koyu kıyafetleriyle tam kadro oradaydı. Çay/kahve içmek için verilen aralar ilginç oluyordu. Erkeklerin çoğunlukta olduğu (giysilerinden dolayı) siyahi bir kalabalık, aralarında bakan ve bir-iki bayanın beyaz giysilerinin zıtlığı içinde, salon dışına çıkıp geri dönüyordu (salondaki bu renk zıtlığını görmek için internette “http://www.meb.gov.tr/haberler/haberayrinti.asp?ID=7844” adresine bakmak yetiyor). Ertesi gün bakan gelmeyip yeni müsteşar ona vekalet edince, bürokrat sayısı azalıp giysilerin rengi de açıldı.
Konferansın açış konuşmalarından ilkini meclisteki Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı Mehmet Sağlam yaptı. Salondakilerin önemli bir bölümü Sağlam’ı, rektörlüğünden, YÖK başkanlığından ve eğitim bakanlığından anımsıyordu. Sağlam, 1980’lerde Doğramacı’nın adamı olarak Ankara’dan Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörlüğüne atanmıştı. 1990 başlarında Özal’ın adamı olarak YÖK başkanlığına getirilmişti. 1990’ların ortalarında Çiller’in adamı olarak milli eğitim bakanı olmuştu. Yakın zamanda da, Erdoğan’ın adamı olarak önce etik komisyonunun başına getirilmiş ve sonra da milletvekili yapılmıştı. Kesintisiz ilköğretim konusundaki zikzaklı tutumuyla da tanınıyordu. Bu Sağlam, “Örnek olmak önemli gelin davranışlarımızla çevreye örnek olalım” dedikçe, salondan büyük alkış alıyordu!

Sonra bakan Çubukçu konuştu. “Önde gelen eğitim bilimcileri davet ettik” deyip “Manevi gelişimin maddi gelişimin gerisinde kalmasının kuşku verici” olduğunu söyleyince, 7 ilahiyatçının neden çağrılmış olduğuna açıklık getirmiş oldu. Bir eğitimci olmayan ve sistemi hiç tanımayan bakan, bakanlık müsteşarlığına da eğitimci olmayan birini getirmişti. Bu görev için 700 bin bakanlık mensubu içinden bir eğitimci bulamamıştı! Bakan, iktidara geldiğinden beri AKP hükümetlerinde görev alıyordu. KİT’lerin özelleştirilmesinden yüz binlerce emekçinin işsiz ve aç kalmasına, maden talanından orman talanına, çocuk istismarından cinsel tacize, dinci eğitimden paralı eğitime, 4-5 bin kayıp çocuktan taşeronlaşmanın getirdiği hastane yangınları ve enfeksiyonlarıyla maden ve tersane kazalarındaki ölümlere kadar pek çok konuda AKP hükümeti sorumluydu. Dolayısıyla hükümetin üyesi olan bakan da, bu sorumlulukta pay sahibiydi. Ayrıca hükümet, telefon dinlemeleriyle, Ergenekon’la, çeşitli darbe senaryolarıyla, fişlemelerle, gizli kamerayla toplumda korku kültürü yaratıyor. Oysa çağdaş ve evrensel değerlerin kazanılması için öncelikle eğitimde korku kültürünün yok edilmesi gerekiyor. Ancaaak, bakan, özgürlük, bilimsellik, dürüstlük, saygı ve sevgi gibi değerleri vurgulayıp “Hepimiz çocuklarımıza model olmalıyız” dedikçe salondan büyük alkış alıyordu!

Üçüncü konuşmayı davetli İngiliz yaptı. Özetle, değerler eğitiminde öncelikli hedefin “korkusuz eğitim” olması gerektiğini, saygı, onur ve adalet gibi değerlerin oluşması için çocuklarda eleştirel merakın, eleştirel düşüncenin, yaratıcılığın ve öğrenme alışkanlığının kazandırılmasının önemine değindi. İngiliz’in söylediklerinin hemen hiçbirinin bizim sistemde yeri olmadığını gayet iyi bilen bakanlık bürokratları, bu konuşmacıyı da çılgınca alkışladı!

Sonra program doğrultusunda konuşmalara geçildi. Konuşmacılardan biri, dinleyicilere “hazerun” diye hitap eden hukukçu Kezban Hatemi idi. Hatemi, (kendi deyişiyle) aklın ışığı, müspet bilimler ve yüce varlık sözcüklerini harmanlayarak konuştu. Devletin, “Dini eğitimi ben veririm” dediğini, “Din eğitimi verdiğini de dışladı”ğını söyledi! Şimdiki devlet büyüklerimizin dini öğretimden geçmiş kişiler olduklarını unuttuğu için mi, onların dini öğrenimlerini yeterli bulmadığı için mi böyle konuştuğu anlaşılamadı. Hatemi, eğitim sisteminin anayasa hükümlerine uymamasını eleştirirken, herhalde eleştiri dozunun fazla gittiğini düşündüğü bir anda, sözü muhafazakarlığa getirip “Muhafazakarlık, neyi muhafaza etmek istediğine bağlı olarak iyi bir şey olabilir” der demez, salondan büyük bir alkış daha koptu!

Konferansa katılanlara, kayıt yaptırırken, içinde konferans programı olan sarı bir dosya verilmişti. Bu dosyanın kapağında yer alan değişik renk ve biçimlerdeki yazılardan, konferansın bakanlık adına, bakanlığın Projeler Koordinasyon Merkezi Başkanlığı’nca düzenlendiği ve Milli Eğitim Bakanlığı Kapasitesinin Güçlendirilmesi Projesi (MEBGEP) tarafından da desteklediği anlaşılıyordu. Dosya kapağında yer alan diğer bilgilere göre de, MEGEP’in, AB tarafından desteklendiği, bu projenin ihale makamının AB’nin Merkezi Finans ve İhale Birimi olduğu, bu projenin yararlanıcısının bakanlık olduğu ve bu projenin AB’nin bir başka kuruluşu olan ABU Consult-Berlin liderliğindeki bir konsorsiyum tarafından uygulandığı belirtiliyordu. Bu dosyanın iç kapağından da, MEBGEP’in amacının, “bakanlığın yeniden yapılandırılması sürecinde ilköğretimden ortaöğretim sonuna kadar, sistemi daha etkin ve verimli bir hale getirmek için MEB’in idari kapasitesini, yönetim ve organizasyon kapasitesini, mali kaynakları kullanabilme kapasitesini ve izleme değerlendirme kapasitesini artırmak” olduğu anlaşılıyordu.

Bu dosyaya bakanlar, bunları kolayca anlasalar da, MEBGEP ile “milli eğitim sistemini” başındaki saçından ayak tırnağına kadar AB’ye teslim olmuş bakanlık bürokratlarının hangi “iyiyi muhafaza ettikleri” duygusuyla Hatemi’yi coşkunca alkışladıkları bir türlü anlaşılamıyordu!

Anlayan beri gelsin.
[email protected]

ÖNCEKİ YAZILARI