Bölelim mi, bölmeyelim mi?

04/05/2018 Cuma
Bölelim mi, bölmeyelim mi?

AKP, iktidarının ikinci ayında, 3 Ocak 2003’te, 205 faaliyeti içeren bir acil eylem planı açıklamıştı. (bkz. AKP iktidarında eğitim, Ütopya Yayınevi, 2013) Bu acil planın Sosyal Politikalar başlığı altında yer alan 45 faaliyetin 8’i, yükseköğretimle ilgiliydi ve şu faaliyetleri içeriyordu:

  • Üniversiteye yerleştirme sistemi fırsat eşitliğini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenecek.
  • ÖSYM yeni görevleriyle uyumlu olarak yeniden yapılandırılacak
  • YÖK yeniden yapılandırılacak
  • Yeni üniversitelerin kurulması objektif kritere bağlanacak
  • Yönetilebilir olmaktan çıkan büyük üniversiteler bölünerek yeni üniversiteler haline getirilecek, öğretim üyesi ve fiziki alt yapısı yeterli illerde de yeni üniversiteler kurulacak 
  • Üniversiteler idari ve akademik özerkliğe kavuşturulacak ve kaynak kullanımında esnekliğe sahip olacaklar
  • Bölgenin yapısı ve öğretim elemanlarının özelliğine uygun tarzda bazı üniversitelerin belli konularda ihtisaslaşması sağlanacak
  • Meslek yüksekokulları yeniden yapılandırılacak

AKP, yükseköğretimle ilgili bu acil planda yazdıklarını değil, genelde tam da tersini gerçekleştirdi. Nesnel ölçütler üretmeden ve de büyük üniversiteleri değil de, taşradaki üniversiteleri bölerek her ile üniversite açtı. Bundan dokuz yıl önce, yine Nisan ayında,  “Üniversiteler dağınık, yönetilmesi zor” diyerek, Gazi, İstanbul, Marmara, Selçuk ve Uludağ üniversitelerini bölmeye kalkışmıştı. Gelen tepkiler üzerine geri adım atmıştı.

Bu kez, AKP işi sıkı tutuyor, üniversiteleri bölüp yeni üniversiteler oluşturma konusunu, kamuoyunda tartıştırmadan doğrudan meclise gönderiyor. Ancak hemen her konuda olduğu gibi, meclisteki parmak hesabına güvenen/dayanan AKP’nin keyfiliği, bu konuda da öne çıkıyor. Meclise gönderilen taslağa göre 10 üniversite (Dumlupınar, Erciyes,  Gazi, İnönü, İstanbul, Kahramanmaraş Sütçü İmam, Karadeniz Teknik, Mersin, Sakarya ve Selçuk) bölünecekken, bir iki gün sonra, bölünecek üniversitelere üç üniversite (Anadolu, Süleyman Demirel ve Afyon Kocatepe) daha ekleniyor. İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesiyle oluşacak üniversiteye, önce İbni Sina, hemen sonra da, nedense, İbni Sina’dan vazgeçip Cerrahpaşa diyorlar.

İlgili taslakta, meclise sunulduktan hemen sonra böylesine değişiklikler yapılması, üniversiteleri bölme konusunun, ince elenip sık dokunmuş eğitsel/bilimsel kaygılardan değil de, bir tutku olayı olduğunu düşündürüyor. Türkiye’de bir kişi, hem cumhurbaşkanlığı hem de parti başkanlığı yapabiliyor. Hem başbakan hem de bakanların yerine karar verebiliyor. Ülke ülke dolaşırken, hem partisinin ilçe kongrelerine bile katılıp hem meclisteki partilileri, hem de tüm AKP’li belediye başkanlarını idare edip 80 milyonluk bir ülkeyi yönetebiliyor(!). Bir kişi tüm bunları yapabiliyorken, bir rektörün 80-100 bin kişilik üniversiteyi yönetemeyeceğini düşünmek pek anlamlı olmuyor. Bu durum, bölme işinin, üniversitelerin yönetilememesinden değil de, bir tutkuyla ilişkili olduğu düşüncesini pekiştiriyor. Bölünecek üniversitelerin bir bölümünün, kısa bir süre önce “araştırma üniversitesi” olarak ilan edilmiş olması, bu yorumu daha da güçlendiriyor. 9 yıl önceki bölme girişiminde adları geçen ve o günden bu yana çok daha fazla büyümüş olan Marmara ve Uludağ üniversitelerini bölmekten vazgeçilmesi ise, ancak tutkuyla açıklanabiliyor. Ortada gerçekçi bir gereksinim yokken, bir yere üniversite açmak, bir üniversiteyi bölmek, yeni oluşan üniversiteye ad vermek, bilimsel ve demokratik süreçler sonunda ortaya çıkmıyorsa, bu tür olaylar genellikle tutkuyla ilişkilendiriliyor. AKP liderinin, “Bazı isimleri anmak istemiyorum” demesi de bununla ilişkili oluyor.

Bu taslakla İnönü Üniversitesinden Malatya Turgut Özal Üniversitesi ve Gazi Üniversitesinden de Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinin oluşturulması, bir yanıyla İnönü’ye ve Gazi’ye, diğer yönüyle de (İnönü ile Gazi’yi sevmeyen) yandaşlara verilen mesaj niteliğinde oluyor.  

Kimileri bu konuda, “Üniversitelerin bölünmesi, kurumlara dinamizm getirebilir ve hem üniversitelerin yönetimi kolaylaşır, hem de kaynakların daha verimli kullanılma şansı artar; Belli alanlarda performansın yükselme şansı artar; Yeni kurumlar, misyon farklılaşmasıyla çok daha hızlı kararlar alıp uygulayabilir” diyor. Ancak bu yorumlar, yükseköğretim sisteminin günümüz niteliğiyle hiç uyuşmuyor. Çünkü üniversiteler, rektörünü, dekanlarını ve alacağı öğrencileri kendisi seçemiyor; genel bütçeden gelen parayı istediği gibi harcayamıyor. Her şeyi YÖK ve iktidar belirliyor. Yukarıdaki yorumu yapanlar, bu koşullarda üniversiteler iki parçaya değil, parça parça edilse bile daha iyi yönetilemeyeceğini biliyorlar bilmesine de, neden böyle yorumlar yapıyorlar, bilinmiyor.  

Üstelik bu tür yorum yapanlar, üniversitelerin bölünmesiyle, yıllar içinde oluşturulmuş üniversite tarihinin ve kimliğinin yok edileceğini umursamamış oluyor. İsteyerek girdiği ve yıllardır severek çalıştığı üniversiteden istemeden koparılıp yeni yetme bir üniversitenin elamanı olmanın akademisyendeki olumsuz etkisini de umursamıyor. Öğrencilerin çoğunun isteyerek, seçerek ve severek A üniversitesi diyerek girdiği okuldan, “B üniversitesi mezunu olarak çıkması”nın tuhaflığını da umursamıyor. Bölünme gerçekleştiğinde, B üniversitesinin A üniversitesinin niteliğine ulaşması yıllar alacağından, binlerce öğrencinin daha niteliksiz bir üniversiteden mezun olacağını da umursamıyor. YÖK, öğrencileri bu durumdan kurtarmak için, isteyene eski okulunun diplomasını vermeye kalkışması (öğrenci, geri kalan derslerini B’den alacak ve B kimliğini taşıyacak, ama A'dan mezun olacak, bu ciddiyetsizliğe hem A hem de B ortak olacak; harika değil mi?) ise, bölme işinin kesinlikle akademik amaçlardan kaynaklanmadığını gösteriyor.

Bölünecek üniversitelerin tepkileri de zaten bu bölme işinin ne denli anlamsız olduğunu ortaya koyuyor. 

Allah için, bölmenin çekiciliğini de görmek gerekiyor. Böldüğümüz üniversiteyi, kendimize benzetmemiz de, istediğimiz gibi yönetmemiz de kolaylaşıyor. Bir çırpıda 20’ye yakın üniversite üretmiş olmanın, 24 Haziran seçimleri öncesinde, emekliye bayram ikramiyesi vermek gibi, iyi bir propaganda malzemesi olması da işin bonusu oluyor.

Yoksa üniversiteleri bölmek, yandaş olmayan üniversiteyi, üniversite gençliğini ve de akademisyeni sevmemekten mi kaynaklanıyor?

[email protected]