Bir yanlışlık yok mu?

09/01/2015 Cuma
Bir yanlışlık yok mu?

AKP’nin gericiliği, son 1-2 yılda piyasacılığının önüne geçmiş bulunuyor.  Devlet üniversitelerinin önemli bir bölümü ile bazı vakıf üniversiteleri, gerici yapılanmalarıyla ve düzenledikleri etkinliklerle gericileşme konusunda ellerinden geleni yapıyor. AKP’lileşmiş üniversiteler gericileşmeye sahip çıkarken, geçmişte (Türkiye’nin kendine özgü koşullarına aldırmayıp) AKP’nin gerici yaklaşımlarına destek veren liberallerin bir bölümü, bugün pişmanlıklarını dile getiriyor.

Bu arada bazı vakıf üniversiteleriyle sivil inisiyatiflerin de,  AKP’nin zayıf bıraktığı piyasalaşma boşluğunu

doldurmaya çalıştığı görülüyor. Liberallerin geçmişte yaptıkları gibi, bunlar da,  Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullara aldırmıyorlar. Bunlar da, piyasalaşma destekledikleri yönde geliştiğinde pişmanlık duyacakları bir noktaya geleceğini düşünmüyorlar. Bunların bir kısmının piyasacılığı, biraz da Amerikan hayranlığını içeriyor.

Örneğin İstanbul Kemarburgaz Üniversitesi’nin, 24 Kasım 2014 günü düzenlediği “Eğitimde Yeni Arayışlar ve Türkiye Çalıştayı”nı merak edip izleyenler, hem piyasacılığa hem de Amerikancılığa tanık oluyor.

Bu çalıştaya, kısa bir açılış konuşması yapan rektör dahil, ikisi Amerika’nın  Stanford Üniversitesinden davet edilen 12 akademisyen katılıyor. Rektör açış konuşmasını Türkçe yaparken, diğer Türk akademisyenler  (en azından dayanamayıp ayrıldığım öğlen yemeği arasına kadar sunum yapanlar) sunumlarını nedense İngilizce yapıyor!

Çalıştayda, “Eğitimde Yeni Arayışların” ekonomi ve piyasalaşmaya yönelik olduğu görülüyor. Çoğu ekonomist ve biri sosyolog olan konuşmacılar arasında bir tek olsun eğitim bilimci bulunmuyor!

Rektör, kısa konuşmasında, özetle bazı sayısal verilere değindikten sonra, performans ölçümü zayıf deyip, “etkin performans ölçütleri getirilmeli ve okullar arasında performans ölçülmeli” gibi önerilerde bulunuyor. Eğitimde yeni arayışların performansla başlaması her şeyi açıklıyor. Performans ile emekçilerin ne duruma düşürüleceği önemsenmiyor. Bakanlığın, okulları değerlendirirken laboratuvarı olan okula iki puan verip mescidi olan okula 10 puan vereceği düşünülmüyor. Performansta etkin ölçümün, performansı ölçülen kişi erkekse eşinin türbanı, kadınsa eşinin badem bıyığı ile namaz ve oruçla ilişkili olacağı da düşünülmüyor. Rektörün konuşmasından, performans karşılaştırılmasıyla okullarda eşitliğin sağlanacağını düşündüğü anlaşılıyor. Ancak etkili performans ölçümü olunca, örneğin okullarda laik ve bilimsel eğitim, insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi değerlere önem verileceğini sanıp sanmadığı anlaşılamıyor!

Stanford’lu akademisyenin biri, “Türkiye’nin geleceği için nitelikli öğretmen ne demektir?” adlı bildiri sunuyor. Yaptığı araştırma sonuçlarına değiniyor.  Nitelik olmadan ekonomik büyüme olamayacağını belirtip araştırma sonuçları üzerinden Türkiye’ye önerilerde bulunuyor! Bu Stanford’lu, büyük bir olasılıkla, 1986 yılında Amerika’ya önerilen öğretmen yetiştirme modelinin 1997’den bu yana Türkiye’de uygulandığını bilmiyor. Bir bakıma bu model nedeniyle, eğitim fakültelerinden mezun olan öğretmenlerin yığınlar halinde gerici sendikalarda toplandıklarını da bilmiyor. Üniversiteleri ve eğitim fakültelerini ilahiyatçıların doldurmaya başladığını da, üniversiteye gelen öğrencinin yoğun bir gerici eğitimden geçtiğini de.  Bunları bilmeyince, öğrenim süresi bir yıl daha artırılacak öğretmen yetiştirme sisteminin nitelikli öğretmen yetiştireceğini sanmak kolaylaşıyor.   

Stanford’tan gelen ikinci akademisyen, “Charter Okulları: Eğitim reformuna bir yol” adlı bildiri sunuyor. Sözleşmeli okul denen bu charter okulları, özel kişiler tarafından açılıyor, öğrencinin bedelini devlet ödüyor. Bu yolla devletin temel hizmetlerinden biri olan eğitim hizmeti de, taşeronlara havale edilmiş oluyor. Sözleşmeli okul uygulaması Türkiye’de başlamamış olsa da, çeşitli kanallardan bu uygulamanın reklamı yapılıyor. Stanford’lu da bu işe alet olup sayıları Amerika’da 6.000’e çıkmış bu okullarla ilgili araştırma bilgilerini aktarıyor.

Bu çalıştayı düzenleyenlerin de, bütün dünyayı sömüren ve dünyada üretilen tüm gayri safi hasılanın yaklaşık yüzde 75 kadarına sahip olan Amerika’daki bu uygulamanın bizde de uygulanmasını bekledikleri anlaşılıyor!

Bu işlerde bir yanlışlık yok mu? Bana mı öyle geliyor?

[email protected]