ABD III: Amerika'dan bir kesit

14/09/2007 Cuma
ABD III: Amerika'dan bir kesit

ABD, Allah için, aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi, çok demokrat ve eşitlikçi bir ülkedir! 5-10 gemiyle Avrupalının Amerika’ya gelmeye başladığı yıllarda, Amerika’da 350 dolayında dil konuşan ve sayıları bir milyona ulaşan yerli (Indians) olduğu tahmin edilmektedir. 500 yılda, Avrupa’dan gelenlerin torunlarının sayısı 300 milyona çıkarken, yok edilen yerlilerin sayısı birkaç bine düşmüştür. ABD, yerlilere yurttaşlık hakkını 1920’lere kadar vermemiştir. Amerikan yargısı, 1857’de, köle olarak getirilip kullanılan siyahların beyaz Amerikalılarla aynı hakka sahip olmadıklarına hükmetmiştir. Irkçı ayrımların yasal olmadığı, ancak 1954’te kabullenilmişse de, yükseköğretim kurumları bu durumu kolay kolay benimseyememiştir. “Siyahlarla köpekler giremez” levhaları, otobüs ve lokantalarda 1960’lara kadar kullanılabilmiştir. 

ABD’de, 1890–1920 yılları arasında radikal profesörler, II. Paylaşım Savaşı yıllarında da, yenilik isteyenlerle toplumsal düzeni açıkça eleştiren akademisyenler (sözleşmelerini uzatmayarak) işten atılmıştı. Bu yıllarda, Bertrand Russel’a bir ABD üniversitesinde görev verilmesi, onun “din ve ahlak” karşıtı olduğu suçlamalarıyla tepki toplamıştı. 1950’lerin başında, özellikle senatör McCarthy’nin çabalarıyla, komünistlere, sosyalistlere, devletçilere ve toplumculara karşı düşmanlık iyice artmış; üniversitelerde “solcu avı” başlamıştı. California eyaleti, öğretim üyelerinden komünizme karşı olduklarına dair yeminli belge istemiş; imzalamayı reddedenlerle politik durumlarını açıklamak istemeyen akademisyenler devlet üniversitelerinden uzaklaştırılmıştı (C. J. Lucas, American higher education, 1994). 

Akademik haksızlıklar hâlâ devam ediyor. 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere saldırı sonrasında, Güney Florida üniversitesinde çalışan Ortadoğu kökenli Sami Al-Arian’ın işine, herhangi bir suçu olmaksızın 19 Aralık 2001’de son verilmiştir. Kaliforniya Citrus Koleji'nde Rosalyn Kahn isimli öğretmen, öğrencilerinden savaş karşıtı mektup yazmalarını istediği ihbarı üzerine işinden uzaklaştırılmıştır (K. Yamaç’ın Üniversite ve Toplum dergisinin Aralık ayındaki makalesi, 2003). Batının anamalcılığını ve sömürgeciliğini eleştirenlere karşı 1950’lerdeki McCarthy’cilik yeniden hortlamış; eleştirel yaklaştıkları için, Adrienne Anderson Colgate Üniversitesi’nden ve Victoria Fontan Colarado Üniversitesi’nden kovulmuşlardır.

Lucas (1994), pek çok Amerikalının, 1970’lerde üniversitelerin en çok para verene kendilerini sattıklarını; 1980’lerde de, üniversitelerin şirketlerle ve kamu kuruluşlarıyla işbirliğine girip sahte araştırmalar yapılmasının ve lisans öğretiminin önemsenmemesinin yükseköğretim anlayışının yok olmasına yol açtığını; profesörlerin, okunmayan, okunamayan ve bir işe yaramayan çalışmalarla kitaplıkları doldurduklarını düşündüğünü belirtmektedir. Bize yutturulmaya çalışılan küreselleşme, ABD’de bile olumsuz etkilerini gösteriyor. New York City Üniversitesi, para getirmeyen birçok bölü­münü kapatmıştır. Pittsburgh Üniversitesi, genellikle yoksul ve siyah öğrencilerin yararlandığı özel hazırlık programlarına son vermiştir. Amerikan Üniversite Profesörleri Birliği, kad­rosuz öğretim elemanlarının, 2000’lerde ABD yüksek öğretiminde istih­dam edilen toplam öğretim elemanlarının yaklaşık yarısını oluşturduğunu belirtmektedir. Öğretim elemanlarının yüzde 38'i yarı zamanlı (part-time) olarak istihdam edilmektedir (Demirer ve diğerleri, Ateş altında üniversite adlı kitaptan, 2000).

Araştırmalar, iki paylaşım savaşından da güçlenerek ve zenginleşerek çıkan ABD’de, bir çiftçi çocuğunun 1913’lerdeki üniversiteye gitme şansı ile 1970’lerdeki şansının aynı olduğunu göstermektedir. 1985-1989 yıllarında, üniversiteyi bitirenlerin yüzde 56,3’ü en üst çeyrek gelir gurubundan gelirken, en alt çeyrekteki gelir grubundan gelenler ancak yüzde 5,6’yı bulmaktadır (Lucas, 1994). 24 yaşında üniversiteyi bitirme oranı, üst gelir grubundan gelen öğrenciler içinde yüzde 48’i bulurken alt gelir düzeyinden gelen öğrenciler için ise yalnız yüzde 7’yi bulmaktadır. Siyah Amerikalıların yüzde 29’u ve İspanyolların yüzde 31’i ilk yıllarında üniversiteden ayrılmaktadır (Newman, Couturier ve Scurry, The future of higher education, 2004). Üst çeyrek gelir grubundan gelen öğrencinin 24 yaşına kadar üniversiteden mezun olma şansı en alt çeyrek gelir grubundan gelen öğrenciden 1979’da dört kat fazlayken bu fark 1995’te 10 kata çıkmıştır (T. Mortenson’un Postsecondary Opportunity dergisindeki makalesi, 1995). 

ABD’de, 1920’lerde ilkokul müdürlerinin yüzde 58’i kadındır. 1980’lerde yüzde 90 kadarı kadın öğretmen olan ilkokullarda kadın müdür oranı ise ancak yüzde 20 kadardır. Sekreterlerin yüzde 78’i, hizmet elemanlarının yüzde 67’si ve tüm öğretmenlerin yüzde 67’si kadın olsa da yönetici pozisyonunda olan kadınlar yüzde 20’yi bulmamaktadır. Kadınlar, azınlıklar ve gençler genelde en düşük ücretle çalışmaktadır. İşçilerin yüzde 80’i seçme hakları olsa çalıştıkları işi seçmeyeceklerini belirtmektedir. 7 ABD’liden biri, İspanyolların dörtte biri, siyahların üçte biri yoksulluk sınırındadır. 1950-1980 arası en alt yüzde 20 ile en üst yüzde 5 arasındaki fark 5 kat artmıştır. Bu fark giderek artmaktadır. 

ABD'de eğitimin sonuçları da pek parlak değildir. Bir eğitimcinin değerlendirmesi şöyledir: “Bu eğitim sisteminden çıkan yetişkin her zamankinden daha fazla bilgili, ama her zamankinden daha kültür fukarası olmuştur. Bu yeni meslek sahibi, yeni barbardır; çünkü dünya ve insan üzerine çağına yakışır bir fikir dizgesinden yoksundur” (bkz. Demirer ve Özbudun’un  ‘Eğitim: Ne için? Üniversite: Nasıl? YÖK: Nereye?’  kitabındaki makalesi, 1999). Carnegie komisyonu eski başkanı Binest Bayer de, “Kendimizi yurttaş olarak eğitmenin daha iyi bir yolunu bulmazsak, Amerika’nın karanlık çağa girme riski vardır” (R. G Braungart ve M. M.Braungard’ın ‘Citizenship and citizenship education in a changing world’ kitabındaki makale, 1998) demektedir. 1982-2006 yılları arasında, 16 bin üniversite öğrencisi üzerinde yapılan çalışma, üniversite öğrencilerinin kendilerinden önceki kuşaklara oranla çok daha narsis ve ben merkezci olduğunu göstermektedir (TV 8, 28 Şubat 2007). 

Bu ve benzeri olumsuzlukları kolaylıkla bulabilirsiniz de, nedense, bazılarına bu ABD’ye toz kondurtamazsınız.