Yaşadığımız dünyaya dair bir fikrimiz yok

04/12/2018 Salı
Yaşadığımız dünyaya dair bir fikrimiz yok

İnsanların büyük çoğunluğunun bu toplumsal düzenden mutlu olduklarına dair tek bir işaret dahi yok. Zenginleri ve düzenli ve iyi bir gelire sahip bir azınlığı çıkartın geriye kalan herkes yaşam koşullarından şikayetçi ve geleceğe dair de endişeli.

Ancak ne bu şikayetlerin ne de endişelerin ismi tam olarak koyulabiliyor. Genel bir huzursuzluk hali aslında bu.

Bu huzursuzluk çeşitli vesilelerle zaman zaman dünyanın dört bir tarafında kendisini somut olarak gösteriyor da. Her ülkede farklı biçim alsa da bu tür eylemlerin pek çoğunu tanımlamakta güçlük çekilmesinin nedeni bir ortak noktalarının yokluğu değil tam tersine varlığı. O huzursuzluğun ismi konmayıp açık bir şekilde tanımlanmadıkça eylemlerin de hedefi ve niteliği belirsizleşiyor.

Oysa dert üç aşağı beş yukarı belli aslında...

İnsanlar bu düzenin hep bir azınlığın lehine çalışmasından rahatsız. Ama yine aynı çoğunluğun bunun nasıl değişebileceğine dair de bir fikri yok.

Saklanamaz bir eşitsizlik bu. Nasıl saklansın ki? Dünyanın en zengin yüzde 1'i küresel servetin yüzde 82'sine el koyuyor ve bu tablo her geçen yıl düzenli olarak daha kötüye gidiyor. Bu tür verilerde uluslararası sistemdeki konumu gereği öncü bir role sahip ABD'ye bakıldığında yüzde 1 ile verilen istatistiklerin bile anlamsızlaşacağı bir noktaya doğru gidildiği görülüyor. ABD'de şu anda nüfusun yüzde 1'i değil, yalnızca binde 1'i tüm servetin yüzde 22'sine sahip.

Türkiye'de de durum pek farklı değil. En yoksul kesimlerin payı gittikçe azalırken Türkiye dolar milyarderi üretmeye devam ediyor. 2018 rakamlarına göre kişisel servetler incelendiğinde ülkemizde 36 dolar milyarderi var.

Bu rakamlar karşısında kapitalizmin lider ülkesinde bu işleyişin merkezinde duran yayın organlarında dahi düzenin yanlış işlediğine dair yorumlar yapılıyor. Oysa yanlış işleyen hiçbir şey yok. Kapitalizm tam da bu ve olması gerektiği şekilde çalışıyor.

Bu tür yorumlar aslında bu düzeni savunmanın en iyi yollarından birisine işaret ediyor. Bu düzenin bir avuç kötü niyetli ve hırslı zenginin elinde oyuncak olduğunu savunanlar kapitalizmin eşitsizliği azaltacak şekilde değiştirilebileceğini iddia ediyorlar. Bu toplumsal düzenin geçmişten bugüne sergilediği eğilimlerin hepsi onları yalanlıyor. Sermaye ve servetin birikimine dayalı bir düzenin başka türlü bir eğilim sergilemesi imkansız zaten.

Bu işleyiş toplumun büyük çoğunluğunu doğal olarak dışarı doğru itiyor. Onları karar alma süreçlerinden dışlıyor, toplumsal yaşantıda hor görüyor ve ülkenin geleceği tasarlanırken yok sayıyor.

İnsanların bu sürecin sonuçlarına tepki vermeleri, zaman zaman buna isyan etmeleri elbette çok doğal. Buradayız diye bağırmaları, varolduklarını duyurmaya çalışmaları, aşağılanmaya ve hor görülmeye isyan etmeleri de öyle.

Ancak bu tür tepkilerin sonuçlara odaklandığı sürece belirsiz bir niteliğe sahip olması da bir doğa kanunu. Batılı ülkelerde son yıllarda görülen hareketlerin pek çoğu, ister sarı yelek giysin, isterse mültecilerin ve azınlıkların yaşadığı banliyölerden yükselsin, bunun bir örneği.

Bu tepki ve somut talepler toplumsal düzenin temel işleyişiyle bağlantılandırılmadığı sürece de bu belirsizlik sürecek. Çünkü tüm bu eşitsizliği sömürü ilişkileri yaratıyor. Servet bu nedenle belirli ellerde toplanıyor. Yine aynı sebeple toplumun büyük kesimi sistem tarafından dışlanıyor ya da yok sayılıyor.

Yaşadıkları dünyadan veya ülkeden şiddetli şekilde rahatsızlık duyan, bundan dolayı zaman zaman harekete de geçebilen ama bu rahatsızlığın sebebini doğru tespit edemeyen ve adını koyamayan insanlar... Bu insanları kapsamaktan çok uzak, krizlerle boğuşan ama öte yandan bu belirsizlik ortamından faydalanan bir toplumsal düzen... İçinden geçtiğimiz dönemin özeti bu.

İnsanlar yaşadıkları huzursuzluklar, endişe ve şikayetlerle maruz kaldıkları sömürü arasındaki ilişkiyi kurmaktan şu an için uzak görünüyorlar. Döneme damgasını vuran bir mesafe bu. Hep birlikte üzerinde düşünmek ve çalışmak zorunda olduğumuz bir mesafe...