Ortadoğu Şeytan Üçgeni: Türkiye, İsrail ve Irak Kürdistanı

22/12/2015 Salı
Ortadoğu Şeytan Üçgeni: Türkiye, İsrail ve Irak Kürdistanı

Türkiye ile İsrail ilişkilerinde Mavi Marmara krizi ile başlayan bir dönem resmi olarak sona ermek üzere. Türkiye ile İsrail'in bir mutabakatın, dolayısıyla diplomatik ilişkileri düzeltmenin arifesinde olduğu söyleniyor. Bu mutabakat yalnızca Türkiye ve İsrail için değil, Ortadoğu için büyük anlam taşıyor, çünkü Türkiye ve İsrail uzun zamandır arkada devam eden gayet iyi ilişkilerini resmileştirmeye hazırlanıyorlar.

İki ülkenin ticari ve askeri olarak herkes bilse de nispeten sessiz bir şekilde birlikte iş yapması ile bu işlerin herkese ilan edilmesi iki farklı anlama gelir. Türkiye ve İsrail bu anlaşmayla, bir süredir gayet iyi devam eden ilişkilerini herkese açıklayarak Ortadoğu'ya bir mesaj vermiş olacaklar...

Bu mesajın Ortadoğu halkları için iyi bir yanı yok ne yazık ki.

Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacminin son yıllarda rekor üzerine rekor kırdığı dikkatli gözlerden kaçmıyordu. İki ülke askeri alanda da birbirlerinin ayağına basmamaya özen gösteriyor ve işbirliğini özenli bir şekilde derinleştiriyordu.

Üstelik, AKP Türkiyesi ile İsrail'in bölgedeki tek müttefikleri de aynıydı. Barzani'nin yönettiği Irak Kürdistanı'nın merkezi Irak hükümetinin tüm muhalefetine rağmen başlattığı petrol ticaretini yürüten ve aslında bölgesel bir yönetimin dış ticaret yapmasının önünü açarak o yönetimi uluslararası bir aktör konumuna yükselten ve bir devlet olarak tanınması için iktisadi olarak ilk adımı atan da bu iki ülkeydi.

Ortadoğu'daki bu üçlü ortaklık gittikçe derinleşip karmaşıklaşan petrol ticaretiyle halklar için tehlikeli bir koalisyona dönüştü. Ticaretin geldiği son noktada İsrail, tüm petrol ihtiyacının yüzde 75'ini Irak Kürdistanı'ndan temin eder hale geldi. Üstelik bu petrolün büyük bir kısmı Türkiye'nin Ceyhan limanından gemilere yükleniyor ve Türkiye, uzun bir süredir, İsrail'in petrol tedarik zincirinin en kritik noktasında duruyor.

Bu petrole IŞİD petrolünün de karıştırılması, bu işlerin tamamında Erdoğan ve Barzani ailelerinin yalnızca siyasi erkin bir parçası olarak değil ticari açıdan da doğrudan rol üstlenmeleri işleri daha da eğlenceli hale getiriyor.

İsrail'e herkesin gözünün önünde efelenen Erdoğan, İsrail'in en büyük petrol tedarikçisi aynı zamanda...

Merak edenler için Irak Kürdistanı'nın petrolünün kalanı Fransa, İtalya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'a gidiyor ve bu ülkeler de suça ortak oluyor. Ama bu dörtlüden en ilgincinin Güney Kıbrıs olduğuna hiç şüphe yok. Barzani en yakın dostu Erdoğan'a, Erdoğan'ın tanımadığı Kıbrıs'a polisiye romanlarını kıskandırır yöntemlerle gemiden gemiye aktarılarak satılan petrolün hikayesini anlatırken, bu iki dost, ticaretin, paranın ve petrolün cilvelerinden etkilenip gülüşüyordur mutlaka.

Ortadoğu'nun hırsızı da hanedanı da boldur. Ama bu iki ailenin ikisini birleştirmekteki mahareti dillere destan artık.

Petrol ticareti gerçekten önemli ve müttefikler arasındaki ilişkinin stratejik derinliğini göstermesi açısından anlamlı ama söz konusu olan yalnızca petrol değil elbette. Bölgede pek çok konuda birbirine muhtaç üç aktör bunlar ve gelinen noktada üçünün de birbirinden başka kimsesi yok. Bu yalnızlıklarının asıl müsebbibinin okyanusun ötesindeki büyük ağabeyleriyle girdikleri ilişki olduğu ise aşikar.

Barzani'nin ne Irak'ta, ne de diğer ülkelerde kimseyle anlaşamadığı, düşmanlarının sayısının her gün arttığı bir sır değil. Üstelik Irak'ta, Suriye'de ve İran'da Barzani'nin IŞİD'le olan savaşta da samimi olmadığı, aslında yasak savdığı iddiaları her geçen gün daha şiddetli dillendiriliyor.

AKP Türkiyesi'nin cihatçı çetelerle derin bağlarını tekrar etmeye dahi gerek yok. İsrail'in ise bu katillerle ilişkilerinin ne denli karmaşık olduğu, bu katillerin öncüllerinin Filistin muhalefetinin laik ve ilerici kanadına karşı kullanılmak üzere İsrail tarafından nasıl beslenip büyütüldüğü Filistin'in kanlı ve acılı tarihiyle biraz ilgilenmiş herkesin malumu. Dahası, İsrail'in cihatçılarla ilişkileri yalnızca tarihsel bir bağla sınırlı da değil. Suriye'deki çetelerin İsrail tarafından tıpkı Türkiye gibi desteklendiği, İsrail'in en kritik anlarda Suriye ordusunu askeri operasyonlarla engellediği de biliniyor.

Ticari, askeri ve siyasi ortaklıkları olan, cihatçı katillerle karmaşık ilişkilere sahip Amerikan senaryolarının daimi üç aktörü...

Ufuktaki Türkiye-İsrail mutabakatı, yalnızca bu iki ülkeyi değil bölgedeki üçüncü aktörü, Irak Kürdistanı'nı da yakından ilgilendiriyor ve bu üçlü ortaklığın, tam da Türkiye'nin Musul'dan dönüşünün ardından başka bir aşamaya taşınabileceğini gösteriyor. İstisnasız tüm bölge halklarına düşman olan bu şeytan üçgeninin güçlenmesinden ezilen halkların, bölgenin yoksul ve emekçi kitlelerinin zarar göreceği açık.

Türkiye ve İsrail'in bu ortaklığı resmileştirmekten son anda vazgeçmesi elbette hâlâ ihtimal dahilinde. Ancak ezilen halklar açısından müttefiklerin devam eden faaliyetleri düşünüldüğünde yalnızca erteleme anlamına gelecek bu ihtimalin pek bir anlamı yok.

Asıl görev ise her bir ülkenin emekçilerine düşüyor. Bu şeytani ortaklığın daha da ilerlemesini durdurmak için bize düşen açık, AKP'yi devirmemiz, AKP Türkiyesi'ni yaratan siyasi dengeleri değiştirmemiz gerekiyor.