Dinle Güçlenen Türkiye

27/11/2008 Perşembe
Dinle Güçlenen Türkiye

Türkiye'de ne türban, ne de çarşaf bir kılık kıyafet sorunudur. Bu tartışma insanların ne giydiğine indirgenemeyeceği gibi, insanların nerede nasıl giyineceğini ve neyi giyenlerin hangi partide siyaset yapacağını konuşarak da bir çözüme kavuşturulamaz.

Asıl meselenin CHP'nin çarşaflı ve türbanlı kadınları partiye üye yapması değil, bunların üzerine söylenenler, bunun üzerine inşa edilen bir siyasi hat olduğunu görmek çok mu zor?

Mustafa Kemal'in partisinin çarşaflı kadınlarla doldurulduğu laflarına karnımız tok. Sanki yıllardır gericilikle tutarlı şekilde mücadele etmiş bir CHP, Baykal'ın çarşaflıları üye kaydetmesiyle, o çizgisinden saptı. Sanki Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana aktif siyasetin içinde olan bir parti, memleketin bu halinden hiç sorumlu değil. Türkiye'de 1950'den bu yana bir türlü iktidar olamayan bir sosyal demokrasiden söz ediyoruz nasıl olsa. Ah bir iktidar olsalardı neler yapacaklardı ama olamadılar. Türkiye yıllar süren sağ iktidarların elinde şimdi parçalanmanın ve çözülmenin eşiğine geldi.

Bunlara inanmamızı bekliyorlar. CHP'nin ve genel olarak sosyal demokratların vebalini unutmamız, günahlarını affetmemiz için çalışıyorlar. CHP'nin çarşaflı üye kaydetmesine yönelik tepkilerden bir CHP'yi aklama operasyonu çıkıyor.

Tabii keşke bundan ibaret olsa... Bu saatten sonra CHP'yi affetsen ne affetmesen ne, asıl sorun başka bir yerde.

Yeni bir alışma, alıştırılma vakası ile karşı karşıyayız. Baykal'ın Müslümanlığı, CHP liderinin ve bazı kadrolarının en az Erdoğan kadar Müslüman olduğu, CHP'deki Müslüman sayısının AKP'deki Müslüman sayısından az olmadığı gözümüze sokuluyor. Kimse de bize ne diyemiyor.

Bize ne! CHP'nin liderinin veya CHP'lilerin dinsel tercihleri bizi niye ilgilendirsin. Tıpkı AKP'lilerin kişisel inançlarının bizi ilgilendirmediği gibi... Aynen milyonlarca kadının inançları gereği taktıkları başörtüsünün bireysel bir tercih olarak bizleri ilgilendirmediği gibi...

İnsanlar istediklerine inanmakta özgürdür.

Ama bizden beklenen, dinin ve dinsel tercihlerin siyasetin ayrılmaz bir parçası olmasını artık hiçbir şekilde yargılamamamız...

Herkesin Müslümanlıkta birleştiği bir siyasi hayatta, dinsel inanç ve tercihler gerek şart olarak topluma dayatılıyor. Müslüman kimlik siyasetin doğal bir parçası olurken, burjuva siyaseti bu kimliğin üzerinde yeniden inşa ediliyor. Müslümanlıkla başlamayan her siyasete yol kapatılırken, türban ve benzer sorunların çözümünün de bu olduğu söyleniyor.

Ilımlı İslam cumhuriyeti bundan başka türlü nasıl tarif edilir bilmiyorum.

Dini siyasetin tamamen dışına çıkmış kişisel bir tercih, insanların bireysel dünyalarındaki bir özgürlük alanı olarak tarif etmeyi başaramayan Türkiye Cumhuriyeti, şimdi dini kişisel alandan tamamen çıkartıp, siyasi hayatın bir müştereki haline getiriyor. Devasa bir başarısızlık, büyük bir dönüşümü tetikliyor. Bizler bu dönüşümün işaretlerini gözlüyoruz. Baykal'ın partisi tek Müslüman parti AKP değil derken cemaat ve tarikatlara da göz kırpmayı ihmal etmiyor.

İnsanlar dinsel inançlarında özgürdür. Bu ülkede yaşayan insanların ezici çoğunluğunun Müslüman olması bir veridir. Ama tüm siyaseti bu inanca göre düzenlemek apayrı bir meseledir.

Peki ama bu düzenleme gerçekten Türkiye'yi daha güzel, daha yaşanılır bir ülke haline mi getirecek? Sonunda, toplumsal bir barışı sağlayıp müreffeh bir ülke haline mi geleceğiz?

Tam tersi olacak olmasın... Referansları gittikçe dinselleşen bir Türkiye aynı derecede güçsüzleşen, emperyalizme artan ölçüde bağımlı hale gelecek bir ülke olmaz mı? Emperyalist merkezlerin İslami referanslarla yönetilen bir ülkenin Kafkaslar'da, Ortadoğu'da ve hatta Balkanlar'da hem daha kolay yönlendireceği, hem de bu ülkenin uluslararası sermayenin daha çok işine yarayacağı bir veri değil mi? Müslümanlık adına değil emperyalizm için kan dökecek bir Türkiye'nin provasını yıllardır Irak savaşı sırasında izlemiyor muyuz? İsrail'le en kapsamlı anlaşmaları İslamcı hükümetlerin yapması, bu dönüşümün öncüsü AKP'nin iktidarı sırasında ve bu iktidarın aktif desteğiyle Irak'ta emperyalizme direnmeyi seçen Müslümanların sokaklarda, camilerde, kutsal mekanlarda kurşuna dizilmesi rastlantı mı?

Üstelik sağlanacak toplumsal barışın, sermaye ile emekçiler arasındaki barış olduğunu nasıl unutabiliriz? Ellerinde inançlarından başka hiçbir şeyi kalmayan milyonlarca emekçinin düzene bağlanmasının en kolay yolu ellerinde kalan işte o inançları değil mi?

Açlık ve yoksulluktan mağdur, çalışma, barınma, eğitim ve sağlık gibi en temel insani ihtiyaçlardan mahrum milyonlarca insanı hepimiz Müslümanız diyerek patronlarla ve onların temsilcisi Müslüman siyasetçilerle barıştırmak, ancak dinin siyaseti tamamen işgaliyle mümkün olabilir.

Bizim mücadelemiz insanların ne giydiğiyle ya da dinsel inançlarıyla ilgili değildir.

Bizim mücadelemiz, Türkiye'yi emperyalizmin bağımlılık ilişkilerinden kurtarmak, geniş emekçi kesimlerin tarihsel haklarına kavuşmalarını sağlamak içindir. Dini siyasetin tamamen dışına çıkarmak, insanların dinlerini ve inançlarını kendi bireysel dünyalarında istedikleri gibi yaşamalarını sağlamak işte bunun için gereklidir.