“Tarzan Reis” ve 2019 depremi

14/01/2019 Pazartesi
“Tarzan Reis” ve 2019 depremi

Tarzan zor durumda falan değil, resmen dağılıyor. Çevre koşulları nedeniyle, Türkiye’deki İslamcıları, “Tarzan” başta olmak üzere, çok zor, hatta felaketlere pek açık bir yıl bekliyor. 1 Nisan’a kadar nasıl gelecekleri belli değil, ama ondan sonra ne olacağı şimdiden belli: Milletin canına okuyacaklar.  

Milletin canına okumak zorundalar. Yoksa her felaketin başsorumlusu olarak hesap vermekten kaçamayacaklarını düşünüyorlar. Her neyse...

Türkiye’de, yani emperyalist zincirin en zayıf halkalarından birinde, her türlü sürprizin eli kulağında. Çünkü artık eski on yıllardaki finansal köpükler, bedava dağıtılan, hatta zorla verilen yabancı fonlar, neredeyse sıfır faizli sermaye falan yok. O iş biteli çok oldu. 

Türkiye ve Tarzan’ı, bu krizin altında kalacak. Bunu hepsi iyi biliyor; o zaman tüm coğrafyayı ateşe vermekten kaçınamayacaklar. Mussolini’den, Hitler’den, Albaylar Cuntası’ndan ve Videla/Pinochet finallerinden gereken dersleri çıkarmış olabilirler. 

Cumhuriyeti yıktılar, belki adamlarını, muhtemelen camileri, cemaatleri vs. silahlandırıyorlar, nihai ve yüksek yoğunluklu bir içsavaşla Anadolu’yu kana bularlarsa, yakayı kaptırmadan kapağı bir yerlere atabileceklerine inananlar var. 

Bu hesap tutmaz. Ama yapılacak, uygulanacak...

Çünkü patlama, hatta dünya ölçeğinde bir patlama kaçınılmaz. 

Financial Times’da ve Bloomberg TV’de bile “büyük olasılıkla 2019-20’de bir resesyon riski“ olduğu (misal: Larry Summers) açıkça ilan ediliyor. Beklenen, bir sürpriz veya beklenmeyen misafir değil, gelmesi gecikmiş bir deprem adeta. Emperyalist merkezlerde, bu arada Almanya Avrupası’nda, bırakın İngiltere, Fransa, İtalya gibi sorunlu emperyalistleri, bizatihi hegemon Almanya’da bile resesyon bekleniyor. Yani, çok kabaca tanımlanırsa, en az iki çeyrek boyunca ulusal üretimin (milli hasılanın) bu ülkelerde gerileyeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Sosyalizmin kazındığı eski kıtada, “analitik uyarıların” ardı arkası kesilmiyor. 

Resesyon, değil kasalarından kulaklarından bile para fışkıran ihracat şampiyonu Almanya’da belki işsizlik patlamasına yol açmayabilir, ama yakın çevrede ve Türkiye gibi bağımlı zayıf halklarda ortalığın fena karışacağı kesin. Merkezdeki çıkışsızlık ve finans sistemindeki karşılıksız trilyonlar (“balon”), darmadağın edecek “bizim oraları”...

Doğrudur: Kriz ve yeni sonuçları sürpriz değil. Özellikle “bizimkiler” bunu hep biliyordu. Yine tekrarlandı: Berlin’de hafta sonunda yapılan geleneksel Rosa Luxemburg Konferansı’nda İtalyan marksist iktisatçı Vladimiro Giacché ilginç bir bildiri sundu. Savaş imasının da eksik olmadığı bir analizdi bu. Avrupa’daki reel sosyalizm deneyimine olumlu göndermelerde bulunulan, sosyalizmin kaçınılmazlaşacağına işaret eden soğukkanlı bir analiz. 

Giacché’den hareketle, büyüyen krizin beraberinde daha şimdiden başka bir şeyi de getirdiği söylenebilir: İktisadi yıkım ve savaş, yükselen milliyetçilik, Almanya Avrupası’nın gündeminde, tamam, ama sosyalizm, öncelikle de sanayinin ve finans sektörünün toplumsallaştırılması gündemde. 

Avrupa’da da korkunç boyutlar alan borçlanmaya ve finans sektöründe -artık normal havsalayı zorlayan- şişkinliğe, bu sağlıksız köpüğün çok kötü yan etkilerle ne zaman patlayacağına yönelik acil uyarılar içeren bir analizdi Vladimiro Giacché’nin yaptığı. Finansal etkinliklerin dünyayı nasıl boğduğunu ve artık büyük bir patlama dışında pek bir şey beklenmemesi gerektiğini hatırlattı. Herkesin bildiği rakamları tablolar halinde yinelemekle yetindi aslında: 1980’de finansal etkinliklerin tutarı (12 trilyon dolar) dünya gayri safi hasılasına (10 trilyon dolar) çok yakındı. Krizin ilk patladığı 2007’de ise finansal etkinliklerin toplam tutarı dünya hasılasının yüzde 356’sı düzeyindedir. Rakamla: Finansal varlıkların tutarı 195 trilyon dolar, dünya gayri safi hasılası ise 55 trilyon dolar. Değerli kağıtların, paranın yani, karşılığı yok. 2019’da bu finansal sektör şişkinliği (“finansal hipertrofi”), korkunç boyutlar almış bulunuyor. Karşılıksız paranın sonu felaket. Vladimiro Giacché’nin eklediği şey, bu balonun veya köpüğün patlama zamanının gelip de geçmekte olduğu...

Gelmek istediğimiz nokta, emperyalist metropollerin acınacak hali falan değil kuşkusuz. İki şey. Bir: İslamcı Ankara yolun sonuna gelmiştir ve buradan artık hiçbir biçimde feraha çıkılamaz. İki: İslamcılar Türkiye’yi bırakamazlar. Çünkü cumhuriyetten kırpılmış olan son kırıntıları da, artık ne kaldıysa, tamamen yıktılar ve bu enkazın altında kalacaklarını biliyorlar. 

O nedenle çözümleri acımasız olacak: İslamcı Ankara’nın bütün reisleri bu coğrafyayı paramparça etmezlerse, depremin ve yaratacağı enkazın altından sağ çıkamayacaklarını anladılar. Sonuna kadar direnecekler. Bunun için de sahneye -gerektiğinde- her biri diğerinden daha çürümüş iki mafya döküntüsü sosyal demokrat parti ve/veya müttefiklerini, ardıllarını sürecekler. “Ekremeddinler” ve Kürt şeriatçılarla ittifak halindeki Kürt sosyal demokratları hep böyle hesapların birer parçası... Solculuk adına bunlara kapılanlar/kapılananlar utansın, eğer utanmaları kaldıysa....  

Türkiye sermaye sınıfı için, sosyalizm dışında her yol mubahtır. Solun devrim kaçkını döküntüleri için de öyle. Birbirlerini iyi bilirler, iyi anlarlar. 

Biz, bu çemberin dışındayız. Biz, bu korkunç çemberin düşmanıyız. 

Merkeze bakalım: Metropollerde tedirginlik, yerini endişeye bırakıyor.

Zayıf halkada ise, Türkiye’de mesela, büyük deprem ve hesaplaşma kapıda. Buralarda endişe değil, panik yayılmaya başlıyor. İslamcı Ankara’daki paniği görmek isteyen görür. Yaralı yırtıcıların, çok daha acımasızlaştığı ve canavarlaştığı doğadan biliniyor.

Peki, buradan umutsuzluk mu çıkar?

Hayır. 

Çünkü AKP ve onun yandaş veya muhalif uşaklarından oluşan düzen partisi karşısındaki tek parti, ister istemez sahnede ışığı üzerine çekiyor. Partinin sağda solda kucak arayan “sol cemaat şımarıklığı” anlamına gelmediğinin altını, talip olduğu yeni görevlerle yeniden çiziyor. TKP, karanlığı yırtan bir ışık olarak kirin altından kalkabileceğimizin işaretlerini veriyor. Bu satırların yazarına sorulursa, sadece “devrimci partinin sol cemaat olmadığını, siyasi iktidara talip ciddi bir sınıf örgütü olduğunu” hatırlatması bile çok büyük bir kazanımdır. İyi.

Demek ki, deprem öncesinde çok yeni görevlere talibiz. Bakacağız. Kaçmayız. Umut ve ciddiyet ekeriz; Yalçın Hocamızın kulakları çınlasın, “işimizdir”. 

Yıkımdan çıkış sosyalizmle olacak. Biliyoruz. Paylaşmamız gerekiyor. Paylaşıyoruz.