Oligarkların medyası dökülürken...

25/12/2017 Pazartesi
Oligarkların medyası dökülürken...

Çöktüler. Çöküyorlar. Ama bir seçenek çıkmasını da önleyebiliyorlar: Medyadan, hani şu kapitalizmin ihtiyaç duyduğu bireyi yaratan, toplumları bilgi ve haber bombardımanıyla atomize edip tek tek insanları en ilkel güdülerine sıkıştırmaya zorlayan “kitle imha silahlarından” söz açıyoruz.

Basılı gazeteye artık gerek kalmadı. Çünkü gördüler: Görsel-işitsel-dijital delilikle toplumları güdebiliyorlar. Artık basılı gazeteden çok daha ucuza ve kolayca “hayvani bir rıza” üretebildiklerinden eminler. Yine de kendini okur-yazar sanan liberal teknokratların üzerindeki ellerini tümüyle çekemiyorlar; teknokratsia’yı denetlemek için bir süre daha basılı medya işinde kalacaklar gibi. Ama maliyetler çok yükseldi ve bu sektördeki şirketler teker teker sallanıyor. İsteyen, gazete âlemimizdeki “amiral gemisinin” içerideki ve dışarıdaki haline bakabilir.

Doların ve avronun, yani dünya pazarlarında, finansal kurumların bilgisayarlarında korkunç bir hızla çoğalan karşılıksız trilyonların arkasında nasıl postal, tank ve savaş uçakları varsa, demokrasi denilen oyunun iflas etmemesi için arka planda bu postal, tank ve bombardıman uçaklarını aratmayan ek imha tehdidi, yani görsel-işitsel-dijital “enformasyon kaleleri” var. Medya, işte.

Gazetelere gerek kalmadı, dedik: Okumak ve anlamak, karşılaştırmak, sonuçlar çıkarıp mevcudu aşmak, sürüye sayılan kapitalist toplum insanının havsalası dışına düşmüştür de belki ondan. İş, dijital olanaklarla yaşamın her yanını saran teknolojinin elinde.

Soru şu: Medya olmasa, acaba kapitalist demokrasinin, zengin metropollerde bile, yaşama şansı olabilir mi?

Türkiye’deki İslamcı hükümetin zenginleri, boşuna medyaya milyarlar yatırmadı. Kendi insanlarını ancak böyle yaratacaklarını veya güdebileceklerini biliyorlardı. Demek ki, büyük içsavaşımızın en önemli cephesi, bilgi üreten fabrikalar.

Bilgi? Aslında haber demeliyiz. Bilgi sözcüğünün Türkçedeki çağrışımları fazla olumlu. Enformasyon diyerek nötralize edebiliriz. Bu enformasyon bombardımanı altında insanların mevcut eşitsizliklerin ötesini düşünmesi mümkün değil.

Sistemin, oligarkların ister istemez verdikleri bir açıktan söz ediyoruz: Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yaratıyor; bunu Komünist Manifesto’dan beri zaten biliyoruz. Aynı şeyi şimdi o rıza üreticisi medya, özellikle de görsel-işitsel medya yapmaya başladı. Medyanın bu korkunç dijital yaygınlığıyla, kapitalist sistemin rıza sistematiği bozulmaya başladı. Yönetilen yığınların sisteme boyun eğmeleri giderek zorlaşıyor. Çünkü duyarsızlaşıyorlar. Rıza mekanizmalarında tıkanmalar yaşanıyor. İçinde yaşadıkları somut acımasız gerçek ile beyaz camda gördükleri âlem arasındaki büyük çelişki, artan yoksullaşmayla birlikte aşağı sınıfları rahatsız etmeye başladı. Giderek daha çok uyuşturucu gerekiyor. Verilen doz etkisiz kalıyor, yükseltilmesi gerekiyor, ama maliyetler de yükseliyor. “Müşteri” de tatmin edilemiyor.  

Misal: Basılı medyanın, özellikle kağıt gazetelerin hedef kitlesi (“müşterileri”) bir tuhaflaşmaya başladı. Giderek kafası daha bir basanlar, kağıt gazetelerde kendince teyit taraması yapıyor. Rıza üretiminde kesintiler ortaya çıkıyor. Basılı medya, sahipleri için bir kâr kapısı olmaktan çıkıyor.

Dolayısıyla, basılı gazete okumak ve anlamak artık oligarşik yönetimlerin dayanamayacağı bir alana dönüşüyor. Çünkü yönetilen geniş yığınların artık gazeteyle kaybedecek zamanı ve algılama gücü kalmadı. Basılı gazeteyle ajitasyon tarihe karışıyor. Basılı yayınlara, kafasında soru işareti olan yönetilmesi güç insanlar yöneliyor. Sayıları düşük. Ekonomik açıdan “verimli” değil bu kesim. Bu arada, aydın kesimler, özellikle sol iktidarın müstakbel beyinleri için basılı yayınlar ve kitaplar giderek daha önem kazanıyor. Türk ve Kürt gericiliği işte tam buraya müdahale etmeye çalışıyor. Fakat diğer alan da sorunlu: Televizyon ve sosyal medyayla beyni dağıtılmış insanların yönetilmesi de kolaylaşmıyor; tersine, güçleşiyor. Kaotik bir ortam, kaotik insan halleri sahneye egemen oluyor. Ama her durumda, basılı medyanın yitirilmesi sahnedeki aktörlerin değiştiğine bir kanıt sayılmalıdır.

Okuyanlar, kitap okuyanlar, sistemi sorgulamaya daha açık bir hal alıyorlar. Daha çok gel-git yaşıyorlar. Desteklemeseler bile solun etki alanında kalıyorlar.

Dijital devrim, böyle bir kitle ayrıştırması gerçekleştiriyor farkında olmadan.

Bastille kapılarındayız. Belki hâlâ bir avucuz. Ama iktidar bu “namlunun” ucunda, yönetenler (daha doğrusu, yönetemeyenler) de bunun farkında: Oligarkların yönetemez hale geldiği koşullarda, dijital bombardıman etkisizleşiyor. Devrimci hareketin ihtiyaç duyduğu insan, okuyan ve tartabilen, sonuçlar çıkarabilen insan, oligarşilerin medya saldırısının dışına düşmeye başlıyor. Onun için bizdeki şu “Belge’li Birikim gericiliği” ve türevleri, liberal ahlaksızlar sürüsü, yeni ürünlerle piyasada kalıyor.

İçsavaşta devrimci cephenin eline hiç beklemediği bir zamanda bir kale düşüveriyor.

Kendi yayın ve dağıtım alanını yaratması zor değil artık sosyalistlerin. Etki alanı da sanıldığından çok daha büyük. Çünkü dijital bombardımanla beyinsizleştirilmiş, iradesizleştirilmiş yığınlar, Türkiye gibi büyük ülkelerin yönetilmesini olanaksız kılıyor. Yönetemiyorlar. 

Bunun sosyal medyada da hızla yayıldığına tanık oluyoruz. Büyük burjuvazi yavaş yavaş bunun şaşkınlığını yaşamaya başladı. Almanya-Avusturya hattındaki günlük Türkçe gazetelerin yaşadığı yıkım, 15 yıl içinde “müşterilerinin” yüzde 95’ini kaybetmeleri, çok önemli bir göstergedir. Türk gericiliği, etkili ve eylemli bir destek bulamayacağının farkına vardı. O nedenle Türkiye’deki 80 bin camiyi ve cemaatlerini silahlandırmaya kalkışmaları, kimseyi şaşırtmamalıdır. İçsavaş örgütlüyorlar. Yangına körükle gitmeye mecburlar.  

Bu süreçte bir dönemin liberallerini, dincilerini, solcu geçmişlerine bulayıp tekrar sahneye sürmeleri beklenmelidir. Hani şu sıralarda içeriye attıkları veya dışarıya sürdükleri satılık liberalleri...

Medya çöküyorsa, sistemin ayakta kalması güç. Final, uzak değil. Felaketin zaten içindeyiz. Ancak, sosyalist alternatif yoksa, bu kaotik final Türkiye emekçileri için sadece paramparça olma ve kan denizinde boğulma anlamına gelecektir.